KitapManşetlerRöportajlar

0

Ramis Çınar: “Çocukluğumun kayıp ülkesi; Bulgaristan…”

Ramis Çınar kimdir? Bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

1983 yılında Bulgaristan’ın Silistre ilinde dünyaya geldim. İlkokulu Tekirdağ’da, ortaokul ve liseyi Çorlu’da okudum. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldum. Üniversite yıllarımda yazınsal çalışmalarıma başladım. Özel sektör ve kamuda çalıştım. Halen bir yerel yönetim kurumunda görev yapıyorum

Zorunlu göç ile 1989 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç ettiğinizi biliyoruz. Zorunlu göç hakkında bilgi sahibi olmayan okuyucularımızın var olma olasılığını göz önünde bulundurarak; zorunlu göçün nedenleri, şartları ve göç esnasında yaşadıklarınız hakkında bilgi aktarabilir misiniz?

Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarını kaybetmesiyle birlikte Doğu Trakya ve Anadolu’ya kitlesel göçler yaşandı. Göç etmeyip geride kalanlar, yaşamlarını Balkan ülkelerinde azınlık statüsünde sürdürdüler. 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus Savaşı’ndan bu yana Türk ve Müslüman azınlıklar üzerindeki baskılar nedeniyle önce Osmanlı Devleti’ne, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne on – on beş yılda bir büyük göçler yaşandı. Bulgaristan’daki Türk azınlığı iç düşman olarak gören ve Bulgaristan’ı tek uluslu bir ülke haline getirmek isteyen Jivkov Rejimi, 26 Aralık 1984 tarihinde asimilasyon programı başlattı. Asimilasyon girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine totaliter rejim Türk azınlığı göçe zorladı. 1989 yılı Mayıs ve Haziran aylarında yaklaşık 500.000 muhacir, Türkiye’ye iltica etti. Ekonomik zorluklar, uyum sorunları ve en önemlisi de Kasım 1989’da Jivkov Rejiminin sona ermesi nedeniyle 200.000 dolayında muhacir Bulgaristan’a geri döndü, geri dönen muhacirlerin büyük bir bölümü 1990’lar ve 2000’lerde yeniden Türkiye’ye göç etti.

Göçten sonra yeni evinize, arkadaşlarınıza ve sosyal çevrenize uyum anlamında yaşadıklarınız hakkında bilgiler verebilir misiniz? Sizin için en zor olan neydi?

Kuvvetli bir hafızam olduğu için geçmişe dair pek çok olay ve ayrıntıyı hatırlıyorum. 1989 yılı, hayatlarımızda bir milat oldu. Azınlık statüsünde yaşadığımız sosyalist Bulgaristan’dan, kimliğimizden dolayı aidiyet hissettiğimiz karma ekonomi modelinin uygulandığı özgür Türkiye’ye göç ettik. Atalarımızın yüz yıllar boyunca yaşadıkları memleketimizi, sevdiklerimizi, evimizi, hayvanlarımızı, aile büyüklerimizin mezarlarını ve hatıralarımızı geride bırakmak hiç de kolay olmadı. Sınırdan geçtiğimiz andan itibaren bizim için yeni bir hayat başladı. Her ne kadar anadilimiz Türkçe olsa da ağız farkından dolayı iletişim sorunu yaşadığımız durumlar oldu. Elbette kültür ve yaşam tarzı anlamında da farklılıklar vardı. Başlangıçta yeni hayatlarımıza uyum sağlamakta zorlandık. Bizim kültür ve yaşam tarzımız da farklı olduğu için Türkiye’nin yerlilerinin gözünde tuhaf insanlardık. Bulgaristan göçmenlerini dışlayanlar, hatta “Bulgar” diyerek dışlayanlar oldu. Aradan yaklaşık 33 yıl gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen göçmenlerden bahsedilirken “Bulgar” veya “Bulgar göçmeni” şeklinde ifadeler kullanılması, göçmenleri ciddi anlamda rahatsız ediyor. Elbette Bulgar olmak kötü bir şey değil. Her ulusal kimlik gibi Bulgar kimliği de saygı duyulması gereken bir kimlik. Ancak “Bulgar” sözcüğü, kendilerini Türk olarak nitelendiren göçmenler için doğru bir tanımlama değil. Nitekim bu insanlar geçmişte Bulgarlaştırma politikasına karşı çıkmalarından dolayı ağır bedeller ödediler.

Dünyada eşine pek rastlanmayan “Zorunlu Göç” ü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kuşaklar sonrasına etkileri anlamında fikrinizi öğrenebilir miyiz? Göç ve muhacirlik olguları hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Tarih boyunca insanlar ve kavimler bir yerden başka yerlere göç etmiştir. Göç, insanların rızası dışında ise tehcir edilenlere büyük bir acı verir. Bunun bireyler üzerinde travmatik bir etkisi vardır. Zorunlu göç, ne yazık ki antidemokratik yönetimlerin ırkçı politikaları ve etnik arındırma uygulamaları sonucunda gerçekleşmiştir. 20. yüzyılda zorunlu göç eski Osmanlı coğrafyasında; Balkanlarda, Anadolu’da, Kafkasya’da, Ege-Akdeniz adalarında ve Ortadoğu’da yoğun bir şekilde yaşanmıştır. Birinci kuşak göçmen olmam sebebiyle sorunuzu Bulgaristan özelinde değerlendireceğim. 93 Harbi’nden bu yana geçen yaklaşık 150 yıllık süre içerisinde aralıklarla kitlesel göçler yaşandı. Bu anlamda Bulgaristan göçü bir olay değil, bir buçuk asra yayılan bir olgudur. Söz konusu zorunlu göçler, Bulgaristan’daki demografik yapının değişmesine ve Türkiye’de nüfus hareketlerine sebep olmuştur. Etnik arındırma politikası sonucunda Bulgaristan’da, Osmanlı Devleti’nin devamı niteliğinde olan Türk ve Müslüman azınlığın kültürü erozyona uğramaktadır. Bununla beraber Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin Türkiye geneline dağılması sebebiyle beraberlerinde getirmiş oldukları renkli kültür nesilden nesile kaybolmaktadır. Dolayısıyla Doğu ve Batı arasında köprü olan kültür ve medeniyet mirası yok olmaktadır. Kanımca bu durum insanlık için bir kayıptır.

Bulgaristan’la bağlantınız/iletişiminiz bulunuyor mu? Gitme imkânınız oldu mu? Oldu ise zorunlu göç sonrasındaki ilk gidişinizde neler hissettiniz?

1989 yılında altı yaşındayken ayrıldığım Bulgaristan’a ilk kez 2006 yılında gidebildim. Aradan geçen 17 yılda öğrenim hayatımı tamamlamış ve askerlik görevimi yapmıştım. Bu uzun ayrılığın ardından Bulgaristan’a gitmek hayatımın en sıra dışı ve en özel yolculuğu oldu benim için. Hem ayrı düştüğümüz akrabalarımızla hasret giderdim, hem de anılarımda yer eden yerleri ziyaret ettim. Yıllar yılı Kaf Dağı’nın ardındaymışçasına uzak görünen memleketime kavuşmuştum. Çocukluğumun kayıp ülkesini gezerken, bir yetişkin gözüyle daha bilinçli bir şekilde gözlemledim ve orada geçen anılarıma yenilerini ekledim. Hissettiklerim, yalnızca benim durumumda olanların hissedebileceği türden duygulardı. Bu yüzden Balkanlardaki memleketlerini görmeye giden muhacirler, mübadiller ile Türkiye’ye hasret gidermeye veya atalarının memleketlerini görmeye gelen Rum, Ermeni veya Yahudiler gördüğüm zaman onlarla empati kurabiliyorum.

İlk kitabınız “Söylenmemiş Sözler” den başlayarak yazdığınız kitaplar hakkında bilgi alabilir miyiz?

2009 yılında yayımlanan Söylenmemiş Sözler adlı romanım, yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin gecikmiş itiraflarını konu alan, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir aşk romanıdır.

2012 yılında yayımlanan Elveda Rumeli adlı romanım, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nın yaşandığı 1909-1920 yılları arasındaki dönemde Rumelili iki ailenin hikâyesini konu almaktadır.

Sağ sol çatışmasının yaşandığı 1970’li yıllarda İstanbul’a okumaya giden bir gencin anlam arayışını konu alan Aşk Hayat ve Arayış üçüncü romanımdır.

Ömrümün Dört Mevsimi adlı romanım, huzurevine düşen emekli bir subayın inişlerle çıkışlarla dolu hayatını ve sevdiği kadın ile bir araya gelebilme uğrunda 50 yıllık mücadelesini konu almaktadır.

Kadın cinayeti, çocuk istismarı ve yargı adaletsizliğini konu alan toplumsal polisiye türündeki romanım Kanadı Kırık Kelebekler, beşinci ve yayımlanmış son kitabımdır.

“Elveda Rumeli” adlı kitabınızın konusu itibariyle büyük dedenizin yaşantısından etkilendiğinizi biliyoruz. Bu bağlamda bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu?

16 yaşına gelinceye kadar vefat etmiş aile büyüklerimizin hayat hikâyeleri hakkında fazla bilgim yoktu. 1999 yılında bayram ziyareti için bir başka şehirde yaşayan amcamlara gittiğimizde kara kaplı fotoğraf albümlerinde ilk kez fotoğraflarını gördüğüm aile büyüklerimizin hikâyelerini öğrendim. Tarih bilgim iyi olduğu için yaşadıkları dönemin tarihsel olaylarını biliyordum. Ders kitaplarından öğrendiğim Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı gibi önemli tarihsel olayların, aile büyüklerimin hayatında belirleyici bir yere sahip olduğunu anlayınca söz konusu döneme olan ilgim arttı. İlk kitabımı yazmaya başladığımda, günün birinde büyük dedemin hayat hikâyesini romanlaştırmam gerektiği düşüncesi aklımda yer etmeye başlamıştı. 2006 yılında Bulgaristan’a gidip çifte vatandaş olmam, daha sonraları araştırma yapabilmeme olanak sağladı. Hazırlık sürecini tamamlayınca 2011 yılında romanı yazmaya başladım.

Göç, savaş, sıla, özlem ve Balkanlar hakkında yeniden bir eser kaleme almayı düşünüyor musunuz?

Elveda Rumeli’yi, bir ailenin üç kuşağını ve 90 yıllık zaman dilimindeki tüm göçleri ve göç etmeyip geride kalanları konu alan bir üçleme olarak tasarladım. Günümüz itibariyle 12. baskısı yapılmış olan kitap yazmayı planladığım üçlemenin ilk cildidir aslında. Önümüzdeki yıllarda Elveda Rumeli’nin devamını yazmayı planlıyorum.

“Elveda Rumeli” kitabınızın senaryolaştırılması teklif edilse bu teklifi nasıl karşılarsınız?

Romana konu olan hikâyenin daha fazla insan tarafından bilinmesi ve kitabın daha geniş bir kitleye ulaşabilmesi için senaryolaştırılıp filminin çekilmesini çok isterim.

Balkan kitapları hakkında bize neler söylersiniz? En beğendiğiniz yazar ve eseri öğrenebilir miyiz?

Balkanlar Doğu ile Batı medeniyetlerinin buluştuğu; dillerin ve kültürlerin harmanlandığı çok renkli bir coğrafi bölge. Kültürel hayat, müzik, giyim ve gastronomi alanlarında bu çeşitliliği görmek mümkün. Elbette bu kültürel zenginliğin edebiyatta etkisini göstermemesi beklenemez. İvo Andriç’in Drina Köprüsü, Dimitır Dimov’un Tütün, Panait İstrati’nin Akdeniz, Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya, Necati Cumalı’nın Viran Dağlar, Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz gibi eserleri beğeniyle okuduğum Balkan kitaplarıdır. Ülkemizde Balkan göçleri ve mübadeleye dair çok sayıda roman ve öykü kitapları yayımlandı. Hem yazarların hem de okurların Balkan kitaplarına olan ilgisi giderek artıyor.

Türkiye ve Balkan ülkelerinden birisiyle işbirliğinde bir proje içinde olmanız söz konusu olsa nasıl proje olmasını ve hangi Balkan ülkesinin proje ortağınız olmasını arzu edersiniz?

İleriki yıllarda yazmayı planladığım kitaplar için Bulgaristan’da ve kısmen Romanya’da daha fazla araştırma yapmam gerekiyor. Bu anlamda Bulgaristan’la ilgili projelerde yer almak isterdim.

Bulgaristan dışındaki Balkan ülkelerini görme fırsatınız oldu mu? Eğer olduysa sizi en çok etkileyen şehri ve mekânı öğrenebilir miyiz?

Çocukluk çağımdan itibaren Tuna’nın kuzey yakasında yer alan Romanya’yı pek çok defa gördüm. Her ne kadar konum itibariyle görüş alanımızda olsa da gidip gezme imkânım olmadı. Bulgaristan haricinde gezme imkânı bulduğum tek Balkan ülkesi Yunanistan oldu. Doğu Trakya Bölgesi’nde bulunan Dimetoka iline gittim. Özellikle Dimetoka iline bağlı Sofulu ilçesinin Ruşenler Köyü’ndeki Seyit Ali (Kızıl Deli ) Sultan Dergâhı, özgün formunu koruyan kültür varlıklarından oluşması, Bektaşiliğin piri Balım Sultan’ın yetiştiği ve Balkanlarda Bektaşiliğin filizlendiği inanç ve kültür merkezi olması açısından son derece önemlidir. Seyit Ali Sultan Dergâhının, tarihe tanıklığı nedeniyle Drina Köprüsü gibi romanı yazılabilecek bir yer olduğunu düşünüyorum.

Türkçe dışında konuşup yazabildiğiniz bir dil var mı?

Ben henüz iki buçuk yaşındayken ebeveynlerim beni Bulgar çocuklarının çoğunlukta olduğu bir kreşe yazdırmış. Hatırlayabildiğim ilk anılarımı yaşadığım dönemde çok iyi düzeyde Bulgarca konuşup anlayabiliyordum. 1989 yılında Türkiye’ye göç ettikten sonra hiç Bulgarca konuşmadığımız için anadilim kadar iyi bildiğim bu dili unuttum. Uzun yıllar sonra yeniden Bulgaristan’a gidip gelmeye başlamış olsam da son derece zayıf olan Bulgarcamı ilerletmem mümkün olmadı.

Türkçe dışında konuşup yazabildiğim bir dil yok maalesef. Öte yandan İngilizceyi, edebi eserleri okuyup anlayacak ve iyi bir şekilde konuşabilecek düzeyde öğrenmeyi çok istedim. Ancak öğrencilik yıllarında aldığım dersler ve gittiğim kurslar yeterli olmadı. Kanımca hayatımdaki en önemli eksiklik İngilizceyi iyi bir düzeyde öğrenememiş olmamdır. Her ne kadar öğrencilik yıllarım çok geride kalmış olsa da günün birinde yurt dışına gidip İngilizce öğrenme hayaliyle yaşamaya devam ediyorum.

Balkan müzikleri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Beğendiğiniz, dinlemekten ve eşlik etmekten keyif aldığınız bir Balkan şarkısı var mı?

Balkan müziklerinin bende çok ayrı bir yeri var. Kreş ve anaokulu yıllarımda öğretmenlerimin akordeon eşliğinde çaldığı şarkılar hafızamda yer etti. Ne zaman bir Balkan müziği duysam tüylerim diken diken olur. En sevdiğim Balkan şarkıları “Ederlezi” ve “Yarnana Yarnane” dir.

Balkan yemeklerinde favoriniz hangisi? Bildiğiniz bir yemeğin tarifini bizlerle paylaşır mısınız?

En sevdiğim balkan yemeklerinden biri, Türkçeye köfte çorbası olarak çevirebileceğimiz “supa topçeta” dır. Tarifi ise şöyledir: Köfte için soğan çok küçük parçalar halinde güzelce doğranır. Daha sonra tüm köfte malzemelerine katılarak güzelce yoğurulur. Köfte harcı fındık büyüklüğünde toplar haline getirilerek una bulanır. Bir tencere su kaynatılır. Kaynama işlemi devam ederken bir soğan daha doğranır, doğranan soğan dilimlenmiş havuç, patates ve pirinç ile birlikte kaynayan suyun içine atılır ve bir süre pişirilir. Havuçlar ve patatesler yumuşayınca köfte topları yavaş yavaş suya bırakılır. Bu aşamadan sonra 15-20 dakika kısık ateşte kaynatma işlemine devam edilir. Bir başka kapta bir yumurta sarısı ve 3 kaşık yoğurt güzelce karıştırılır, ardından üzerine bir miktar çorba suyundan dökülür. Hazırlanan terbiye yavaş yavaş tenceredeki çorbaya dökülür ve ocak kapatılır. Çorbaya isteğe göre karabiber veya kekik konulabilir.

Türkiye’deki diğer Balkan göçmenleri ile temasınız var mı? (dernek-vakıf üyeliği, aile toplantıları, düğün-dernek vb)

Rumeli Balkan Federasyonu, Çorlu Balkan Göçmenleri Derneği (BİSADER), İstanbul Kosova Prizrenliler Derneği, İstanbul Kartal Balkanlılar Derneği ile temasım oldu. Dernekler tarafından düzenlenen şenlik, şölen, kongre, festival, söyleşi-imza günü etkinliği gibi organizasyonlara pek çok defa katıldım ve katılmaya devam ediyorum.

Birinin Balkan göçmeni olduğunu anlayabilir misiniz? Nasıl?

Günlük hayatta karşılaştığım pek çok kişinin Balkan göçmeni olduğunu anlayabiliyorum. Hatta böyle durumlarda ilgili kişilere göçmen olup olmadıklarını soruyorum. Cevap genellikle “Evet, nerden anladın?” oluyor. Birinci kuşak göçmenler için çok ayırıcı olan bir özellik ağız ve şivedir. Bunun yanı sıra sarışın, kumral veya renkli gözlü olmaları da belirgin bir özellik. Balkan kökenli bazı kişiler, dedeleri veya ninelerinin göçmen olduğunu söylüyorlar. Her ne kadar kendileri yerli kimliğini benimsemiş olsalar da atalarının genetik mirasını taşımaya devam ediyorlar. Bu durum onların ayırt edilebilmelerini sağlıyor.

Sizin Balkanlar ile ilgili eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Balkanlar çok güzel ve renkli bir coğrafya. Pek çok yerinde Osmanlı mirasını görmek mümkün. Balkan kökenli olsun veya olmasın herkese Balkanları gezip görmelerini tavsiye ediyorum.

 

“necladursun.com – bir balkan esintisi” ailesi olarak Sn. Ramis Çınar’ a teşekkür ederiz.

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

En Çok Görüntülenen Gönderiler

Menü