Göçün hafızada bıraktığı izleri, kimliğin zamanla aldığı yeni biçimleri ve şiirin insanı yeniden kuran dilini merkezine alan bu röportajımızda Balkan coğrafyasından Türkiye’ye uzanan çok katmanlı bir hayat hikâyesine kulak veriyoruz. Bir Balkan Esintisi olarak edebiyatla kurduğu bağı yalnızca yazmakla sınırlamayan; düşünce, sanat ve kolektif üretim alanlarında da aktif bir duruş sergileyen Sn. Suzan Yörük ile bir araya gelmekten mutluluk duyuyoruz. Şiir kitabı Şehbal ile yaşanmışlıkların söze, sözün şiire dönüştüğü bu söyleşide göç deneyiminin yazıya etkisinden edebiyatın tılsımlı gücüne uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Şimdi sözü kendi hikâyesini içtenlikle paylaşan konuğumuza bırakıyoruz.
Merhaba Suzan Hanım. Bir Balkan Esintisi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor ve öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Bize kendinizden söz eder misiniz?
Merhaba, Bir Balkan Esintisi nazik davetiniz için çok teşekkür ediyorum.
Ben 1981 yılında Bulgaristan’ın Dobriç kasabasında doğdum. 1989 yılında ailemle birlikte zorunlu göçle Türkiye’ye geldim. Çocuk gelişimi ve iletişim alanlarında akademik eğitim aldım. Uzun yıllar kurumsal alanda çalıştıktan sonra yazı ve şiirle daha görünür bir ilişki kurmaya başladım. Şiir Derneği’nin yönetiminde ve proje geliştirme ekibindeyim. Rota’siz Söz Düşünce Sanat ve Edebiyat Platformu’nun kurucularından biriyim. Kadran Medya Yayıncılık tarafından yayımlanan Şehbal isimli bir şiir kitabım var. Bugün hem yazan hem düşünen, edebiyat ve şiir aşığı bir birey olarak üretmeye devam ediyorum.

Sizi tanımaktan mutluluk duyduğumuzu belirterek ilk sorumuzla başlamak isteriz. 1989 yılına dönersek eğer; zorunlu göç sürecini bir çocuk olarak nasıl hatırladığınızı sormak istiyoruz size. O günlere dair zihninizde kalanlar neler?
Göçü duygusal bir kırılma anı olarak hatırlıyorum. Okulda kutlamalarda ve yarışmalarda hep Bulgar çocukları Türk çocuklarından öncelikliydi. Yapılan sinsi bir asimilasyon vardı ve Türk çocukları Türk olduklarından utanmaya başlamışlardı. Ben de sorguluyordum neden küçümsenmeye, dışlanmaya maruz kaldığımızı. Bana neden Türk adımla değil zorla seçtirdikleri Bulgar ismiyle hitap ettiklerini, doğduğumda öğrendiğim ana dilim olan Türkçenin neden sokaklarda konuşulmasının yasak olduğunu… Çocuk aklımla anlamaya çalışıyordum. Ben geniş ailesi olan bir ortamda büyüyen bir çocuktum. Babaannem ve dedemle çok hatıralarım var. Biz göç hazırlığı yaparken ailemizin çınarı sevgili dedeciğimi ahirete uğurladık. Evin içindeki o yas ve telaş hala aklımdadır. Ailemi en çok üzen olay ise komünist ideolojisi adı altında Bulgaristan’daki Türklere karşı uygulanan yıkıcı ve asimile politikalar yüzünden dedeciğimin bir Bulgar mezarlığına defnedilmesi ve mezar taşında Bulgar isminin yazmasıdır. Onun mezar taşı hafızama unutulmayacak şekilde kazındı. Bu durum bizleri çok derinden etkiledi.

Suzan Yörük annesi ile birlikte
Göç kararının alındığı an ve yolculuk süreci ailenizde nasıl yaşandı? Evinizden ayrılma, geride bırakılanlar ve bilinmeyene gidişin sizde uyandırdığı duyguları sorsak.
Doğduğumuz topraklardan Türk ve Müslüman kimliğimiz, adımız, özümüz, kültürümüz yok edilmek istendiği için göç etmek zorunda kaldık. Bu kararı almak kolay olmadı. Hatırladığım isimlerimizin değiştirilmesi, camilerin kapatılması, ezan sesinin susturulması, sokakta polislerin Türkçe konuşanlara cezalar yazması, gece sokağa çıkma yasakları, tanklar, askerler… Bir yandan bazı bölgelerden gelen Türklerin öldürülme ve hapse atılma haberlerin evimizde konuşulması… Küçüktüm fakat kötü bir şeylerin yaşandığını anlayabiliyordum. Dedemin acı kaybından sonra babaannem evini ve toprağını bırakarak bizimle Türkiye’ye gelmek istemedi. Biz de ailemizin bir kısmını, komşularımızı, arkadaşlarımızı sevdiklerimizi geride bırakarak, arabamızın alabileceği kadar eşya alıp göç yoluna düştük. Dualarla uğurlandık. Hiç bilmediğim bir yere doğru yol alırken içimde bir boşluk ve belirsizlik hissi vardı. Yaşananlar dün gibi aklımda. Mektuplardaki özlem dolu selamlar, bayram kartlarıyla öpülen eller, söylenen hasret türküleri. Çok zor günlerdi.

Suzan Yörük erkek kardeşi ile birlikte
Türkiye’ye ayak bastığınızda sizi en çok etkileyen şey ne oldu? İlk günlerden aklınızda kalanlar neler?
Biz Türkiye’ye Dereköy Sınır Kapısı’ndan arabayla giriş yaptık. Çok uzun araba konvoyları vardı ve günlerce sınırda bekletildik. Türkiye topraklarına ayak bastığımızda gece yarısıydı fakat her taraf ışıl ışıl görünüyordu. Bu çok etkileyiciydi. Gökte dalgalanan Türk bayrağını gördüğümüzde duygulandığımızı hatırlıyorum. Annem ve babam turizmci olduğundan daha kolay iş bulabilmeleri için ilk önce Antalya’ya gittik. Devlet bizi kısa süreliğine bir okulun yurduna yerleştirdi. Çift kişilik ranzalar hala gözümün önüne gelir. Mevsim yaz aylarıydı ve hava inanılmaz sıcaktı. Dayanılacak gibi değildi. Evraklarımızı (muhacir kâğıdı) alana kadar Antalya’da kaldık. Sonra annem ve babamın aldığı kararla amcam, teyzem ve dayımın bulunduğu İstanbul’a geldik. O günden bugüne hep İstanbul’da yaşadım.

Suzan Yörük arkadaşı Romano ile birlikte
Zorunlu göç deneyimi sizin ve ailenizin hayatında nasıl bir psikolojik ve duygusal iz bıraktı? Yeni bir yere tutunma sürecini nasıl hatırlıyorsunuz?
Göçmenlik psikolojisi eski yerden kopuş ile yeni yere ait olmaya çalışmak, arafta kalmak gibiydi. Bir kökten kopup bilmediğiniz bir yerde sıfırdan başlayarak hayata tutunmaya çalışmak, alışmak hiç de kolay olmadı. Ailem yeni bir ülkeye uyum sürecinde çok zorlandı. Defalarca geri dönelim diye konuştuklarına şahit oldum. Ben ve kardeşim çocuk yaşta olduğumuzdan uyum sağlamaya başlamıştık. İstanbul’a geldiğimizde yoksulluk günleri bizi bekliyordu. Barınacak yer yok, eşya yok ve iş bulmak annem-babam için güç oldu. Bir müddet akrabalarımızda kaldık. O dönemde bizi ayakta tutan ailemle bir arada olmamız, inancımız, vatan sevgisi ve aidiyet duygusuydu. Ailemin yaşam mücadelesi benim erken büyümeme neden olsa da bana güç verdi.

Suzan Yörük harf bayramında
Dil ile ilişkiniz o yıllarda nasıl şekillendi? Bulgarca konuştuğunuzda ya da Türkçeyi öğrenirken hissettikleriniz nelerdi?
Dil konusunda çok zorlanmadım. Aynı dilin farklı aksanı ile konuşulması söz konusu olduğundan çevremizdekilerle anlaşabiliyorduk. Zaten Bulgaristan’da evde sadece Türkçe; market, çarşı, pazar ve okulda Bulgarca konuşulurdu. Bazen hem Bulgarca hem Türkçe karışık konuştuğumuzu hatırlıyorum. Aklımıza kelimenin Türkçesi gelmeyince hemen Bulgarca kelimeyi cümleye konduruveriyorduk. Benim için dil sadece bir iletişim aracı değil, ayrıca kim olduğumu hatırlatan ve kimliğimi inşa eden bir değer.
Okul ve sosyal çevre deneyiminiz nasıldı? Bulgaristan’dan göç ile gelmeniz arkadaşlık ilişkilerinizi ve kendinizi ifade etme biçiminizi nasıl etkiledi?
Bulgaristan’da 2. sınıfa kadar öğrenim gördüm. Türkiye’ye geldiğimizde benden büyük kuzenlerim Türkçe kurslarına gitmeye başladılar. Çok meraklı bir çocuktum ve onların kurs kitaplarından kendi kendime Türkçe okuma-yazmayı öğrendim. Annem beni okula kayıt için götürdüğünde okulun müdür yardımcısı bana gazete küpüründen bazı yazılar okuttu. Ben rahatlıkla okuyunca da ikinci sınıftan eğitimime devam etmeme karar verildi. Böylece eğitim hayatımda hiç sene kaybım olmadı.
Arkadaşlarımla ilişkilerim güzeldi. İlkokul öğretmenimin de Bulgaristan göçmeni olması benim için gerçekten büyük bir şanstı. Sessiz bir çocuktum, bazen kelimeler boğazımda düğümlenir, ağlamaklı olur ve hiç konuşamazdım. Günlük tutan, kitap okumayı çok seven ve çalışkan bir öğrenciydim. Çocukluğumda yaşadıklarımdan sonra Hemingway’in şu sözüne katılmamak mümkün değil: ‘Bir yazar için erken yaşta alınabilecek en iyi eğitim mutsuz bir çocukluktur.’
Kendinizi hiç yabancı hissettiğiniz oldu mu? Bu duygu zamanla nasıl dönüştü?
Yabancı hissettiğim zamanlar oldu tabi. Bir keresinde arkadaşım bana Bulgar diye hitap etmişti. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Çocuktum neticede. Karşılık olarak ben de Bulgar olmadığımı Bulgaristan’da doğmuş bir Türk olduğumu anlatmak zorunda kalmıştım. Bulgaristan Türküydüm. Türkiye bizim öz vatanımız bilinciyle büyütülmüştük.
Edebiyatla ve özellikle şiirle ilişkiniz ne zaman ve nasıl başladı? Yazmak sizin için bir ihtiyaç mıydı, bir sığınak mı?
Edebiyatı sevmem ve şiirle bağ kurmam lise yıllarıma dayanıyor. Kıymetli edebiyat öğretmenim sevgili Ali Kurt hocam sayesinde tür olarak şiiri seçtim. Edebiyat derslerinde bizleri pek çok şairle buluşturdu kendisi. Şiiri okuyarak, seslendirerek sevdirdi ve kendimizi keşfetmemizi sağladı. İlk yazdığım şiirleri büyük bir heyecanla kendisiyle paylaştığımı hatırlıyorum. Benim dizelerle olan dostluğum o yıllarda başladı. Zamanla şiir sığındığım, güvenli bir liman ve benim can suyum oldu. İlk dönemlerde yazı benim için daha çok içimde birikenleri dışa dökmek ve kendimi sağaltma çabasıydı. Yazdıkça hafifledim, şifalandım ve kelimelerle ruhumun yaralarını sardım. İyileştim. Bugün geriye dönüp baktığımda yazının bende ihtiyaçtan doğan bir iyileşme biçimi olduğunu çok net görebiliyorum.
Bol bol kitap okur (aralarında çoğunlukla şiir kitapları vardı) ve dergileri takip ederdim. Okuduklarım, yaşadıklarım ve biriktirdiklerim yavaş yavaş beni kendi yoluma doğru taşıdı. Gün geçtikçe yaşadığım duygu yoğunluğu kendimi yazı ve şiirle ifade etme biçimine ve tutkuya dönüştü.
Göç deneyimi şiirinize sızdı mı?
Evet, yazarken farkında olmasam da göç şiirlerimin görünmeyen omurgası. Bazı baskın duygular şiirlerimde yer alıyor. Özellikle arada kalmışlık, arafta kalmak, özlem, ayrılık, ölüm ve gurbet temalarını şiirlerimde kullandığımı görebiliyorum. Sıklıkla kullandığım arayış duygusu bu deneyimin izlerini taşıyor.
Bulgarcadan Türkçeye şiir çevirme süreci sizin için ne ifade ediyor? Bu çeviriler geçmişle kurulan bir bağ mı yoksa iki kültür arasında bir köprü mü?
Bulgarcadan Türkçe’ ye şiir çevirmek benim için iki kültür, iki dil arasında kurmaya çalıştığım edebi bir köprü inşa etme çabası. Başka bir dilde doğmuş duyguları ana dilimde yeniden yorumlayabilmek beni geliştiren ayrıca şiirimi olumlu etkileyen bir durum.
Çeviri yaparken sizde ağır basan duygular neler? Bir şiiri başka bir dile taşırken sizde neler değişiyor?
Çoğunlukla bir şiiri kendi ana dilime taşırken, şiirin ve şairin duygularına bürünmeye onu anlamaya çalışıyorum. Metne sadık kalarak vermek istediği mesaja odaklanarak şiiri çeviriyorum. Çevirdiğim bazı dizeler bende hayranlık uyandırabiliyor ve kendi şiirime de ilham olabiliyor. Çok keyifli ilerleyen bir süreç. Aslında şiir çevirirken ben o şiiri yeniden yazmış oluyorum. Bazı anlatım şekillerinin ve kullanılan kelimelerin karşılığı olmayabiliyor işte orada benim şair kimliğim, sesim devreye giriyor. O yüzden her zaman savunduğum şeylerden biridir; mümkünse farklı dillerdeki şiirleri şairler çevirsin. Hatta önemini bir örnekle belirmek isterim. Edgar Allan Poe’ nun ‘Anabel Lee’ şiirinin Türkçe çevirisinin bu kadar güzel olmasını çevirmen şair Melih Cevdet Anday’a borçluyuz.
Bugün geriye baktığınızda iki dilli ve göçmen bir kimliğinizin olması edebi sesinizi nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz?
İki dilli olmanın edebi kimlik olarak saygınlık kazandırdığını ayrıca edebi sesimi de katmanlı bir hale getirdiğini düşünüyorum. Kendi şiir poetikamın oluşmasında katkısı çok fazla.
Türkiye’deki edebi çevrelerde var olma süreciniz nasıl gelişti?
Edebiyat dünyasına girişim 2019 yılında çıkan şiir kitabım Şehbal ‘den sonra şekillenmeye başladı. Bu yolda çok hızlı ilerledim. Daha fazla dergilerde yazarak görünür oldum. Şiir ve yazı atölyelerine katıldım. Çok güzel dostluklar edindim. Dergi mutfağında yer alarak edebiyatla ilgili çok şey öğrendim. Nezih edebiyat ortamlarında çok kıymetli yazar ve şairlerle tanışma fırsatı buldum. Onların tecrübelerinden yararlanmaya gayret gösterdim. Böylelikle bana yeni kapılar açıldı, şiir çevirisi yapma fikri de doğmuş oldu.
Bulgaristan ile kurduğunuz bağ bugün nasıl bir yerde duruyor? Orası sizin için geçmiş mi hâlâ yaşayan bir coğrafya mı?
Anavatanım olan çocukluğum kalbimin bir yarısı doğduğum topraklarda kaldı. Bugün Bulgaristan’la kurduğum bağ olarak çift vatandaşlığım var. Yaşayan çok akrabam kalmadığından nadiren gidiyorum. Yaz tatillerinde gitmeye gayret ediyorum ve birkaç eş dost ve akrabamı ziyaret ediyorum. Bazı kötü anılarım olsa da hâlâ yaşayan bir coğrafya benim için. Havasını solumak bile bana kaybettiğim sevdiklerimi hatırlatıyor. Toprağında yatanlarım oldukça bir yanım hep oralı kalacak.
Göç sizin hayatınızdan bir şey aldı mı, yoksa sizi başka bir şeye mi dönüştürdü?
Göç benden belki çocukluğumu aldı; erkenden büyümek zorunda kaldım, acı hatıralarım oldu. Fakat beni çevresine duyarlı, empati kurabilen, derin duyguları olan ve geniş bir bakış açısına sahip, yazıyla dostluk kurabilen bir insana dönüştürdü. Zamanla anladım ki göç benden aldıklarıyla değil bana kattıklarıyla tarihi bir bilinç oluşturdu. Bu bilinçle yaşadım, yaşıyorum ve muhacirliğimle gurur duyuyorum. Bizler, yani muhacirler; kaybedilmiş toprakların aziz hatıralarını taşıyan Evlad-ı Fatihan’ız.
Son iki sorum müzik hakkında olacak. Bulgaristan’daki hayatınızda müziğin yeri neydi? Hangi ezgiler, gelenekler size eşlik ederdi ve bu müzikal kültür göç sürecinizle birlikte nasıl etkilendi, Türkiye’de devam etti mi?
Bulgaristan’da benim yaşadığım dönemlerde toplumda genelinde klasik, geleneksel halk müziği daha etkiliydi. Evimizde ise Türk Sanat Müziği dinlenirdi. Halam saz çalardı. Dedeciğim Muazzez Abacı hayranıydı. Biz okullarda Bulgarca şarkılar söylerdik.
Balkan müziği bugün sizin için ne ifade ediyor, kişisel hafızanızda nasıl bir yer tutuyor?
Sevdiğim bazı sanatçılar var fakat Balkan müziğinin benim hayatımda çok az bir yer kapladığını söyleyebilirim. ‘Byala Roza’ en sevdiğim Bulgarca türküdür. Bulgar Şarkıcılardan Gloria’nın eski şarkılarını dinlemeyi severim.
————————————————————–
Söyleşimize samimiyetiyle ve içten paylaşımlarıyla değer katan Sn. Suzan Yörük’e Bir Balkan Esintisi Ailesi olarak teşekkür ediyoruz. Röportajımıza eşlik eden, kendi çektiği fotoğraflar ile geçmiş yıllara ait fotoğraflarını bizimle paylaşarak röportajımıza görsel bir zenginlik ilave ettiği için ayrıca şükranlarımızı sunuyor ve sizi Elisaveta Bagryana ‘nın Bulgarcadan Türkçe’ye çevirisini yaptığı Delilik adlı şiiriyle baş başa bırakıyoruz.
DELİLİK – Elisaveta Bagryana
Bu rüzgârlı gecede
Neden bu kadar kaygılı ruhlar?
Neden böyle sallanır çıplak kavaklar?
Yıkılanlar, çökenler ve kim böyle
İç çeker, ağlar ve dua eder
Bir an susar, tekrar inler
Neden tehdit eder orman düşman gibi
Ve parlar Orion balta gibi üstümüzde
Yakınlarda ölen biri mi var?
Bu gecede ihtimaller ve komplolar uyanık
Alevlenir sönmeyen yangınlar
Kendi yollarını seçer intiharlar
Neye bakar niçin gitmez
Üçüncü horozlar bile öttü artık
Rüzgâr nasılda ıslık çalar tellerde
Bekle!
Atlar kişner, hırçın ve öfkeli
Bizi mi takip eder biri
Nedir bu çığlık
Bir prenses değilim ben,
Sen- hükümdar ve despot
Ne asa isteriz, ne de taç
Suçlu değiliz yaşamlar yok edilirken
Kraliyet rozetleri takmıyor, kovalamıyoruz kimseyi
Ve almayacağız dünyada intikam
Çıktık yola, gözlerimiz açık ve nemli
Yakalayalım- aşkın gölgesini…
Duralım- mutluluğun hayali kulelerinde
Hadi duralım!..


Röportaj konuğumuz Suzan Yörük’ün doğum yeri olması vesilesiyle; Balkanistik Dil ve Edebiyat Dergisi’nin 2020 yılında yayımlanan 2(1) sayısında, Rıdvan Canım’ın Dobruca’da Bir Hükümdar Şehir: Hacıoğlupazarcığı adlı çalışmasında Dobruca bölgesiyle ilgili sunduğu değerli bilgileri paylaşmak isteriz son olarak. Söz konusu metinden alıntıladığımız aşağıdaki paragraf röportajımıza tarihî ve kültürel bağlam kazandırmak amacıyla paylaşmaktayız.
‘Dobruca adı verilen bölgenin en önemli yerleşim merkezlerinden biri olan ve bugün Dobriç (Добрич) adıyla bilinen şehrin Türkçe kaynaklarda adı Hacıoğlu Pazarcık, Hacıoğlu Pazarı, Pazarcık, Hacıoğlupazarcığı şeklinde geçer. Şehrin adı Komünizm döneminde bir ara Tolbuhin olmuştur. 25 Ekim 1949 yılında Dobriç şehrine Sovyet Mareşali Fyodor Tolbuhin’in adı verilmiş, 1990’da yayımlanan Bulgaristan Cumhurbaşkanlığı kararıyla da şehir eski adı Dobriç’e kavuşturulmuştur. Türklerin kurduğu ve yaklaşık 5 asır yönetimi altında tuttuğu şehir, aynı zamanda Osmanlı Sultanlarından III. Ahmet’in doğduğu şehirdir. Tarihi içinde Rumeli medeniyetinin en güzel eserlerine ev sahipliği yapan Dobriç, çok sayıda ilim, fikir adamı ve sanatkâr yetiştirmiş, bilim ve kültür tarihimize böylece hizmet etmiş bir şehirdir. Ayrıca Hacıoğlupazarcığı, asırlar boyunca Osmanlı ordularının Rumeli üzerine yaptığı seferlerde önemli menzillerinden birisi olmuştur.’










2 Yorum. Yeni Yorum
Bu incelikli yorumunuzla söyleşinin taşıdığı niteliği yansıttığınız için teşekkür ederiz Zuhal Hanım.
Bu söyleşi, bir hayatın içinden geçen rüzgârın kelimelere bıraktığı iz gibi. Göç burada yalnızca bir tarih değil; çocukluğun yarım kalmış cümlesi, hafızanın suskun duası olmuş. Sevgili Suzan Yörük Hocamızın anlatısı, acıyı sloganlaştırmadan, hüzne yaslanmadan konuşuyor. Şiirin insanı yeniden kuran sabrını hatırlatıyor bize. Okurken bize yurdundan koparılan insanların yurtlarını kaybetmediğini; yurdu, kalplerinde taşıdığını hissettiriyor.
Necla Dursun Hocamıza ve Suzan Hocamıza teşekkür ederiz.