Kosova GeziKuzey Makedonya GeziManşetler

0

Tuğba Soylu: ‘Ramazan Bayramı’nda seyahat rotamız Kuzey Makedonya ve Kosova oldu’

2025 yılının Ramazan Bayram tatili için planladığımız Kuzey Makedonya & Kosova gezisi için bayram sabahı Priştine Havalimanına indik ve havalimanından kiraladığımız araç ile Üsküp’e doğru yola çıktık. 1 saat 20 dakikalık kısa bir yolculuktan sonra Üsküp merkeze varmıştık.

On-line iletişim kurarak kiraladığımız evimize yerleştikten sonra hem karnımızı doyurmak hem de gezmek için dışarı çıktık ancak hiç bilmediğimiz ve hesaba katmadığımız bir sürpriz bizi bekliyordu. Hem bayram hem de pazar günü olması nedeniyle her yer kapalıydı. Ve daha kötüsü, Ramazan ayının akabinde Balkan mutfağını deneyimleme heyecanı taşıdığımız birçok mekân pandemi dönemini hatırlatırcasına bayram bitmeden de açılmayacaktı.

Bizim gibi turistler için çok da cezbedici olmayan bir iki açık mekân bulsak da onlarda da kapasite üzeri hizmet vermeye çalıştıkları için ya boş masa yoktu ya da sipariş için bir saati aşkın bir süre beklenmesi gerekiyordu. Biz ilk günün şaşkınlığıyla pazartesi itibariyle her yerin açılacağını, Üsküp’ün o videolardaki gibi canlı ve rengârenk olacağını umarak mini bir gezi sonrası konakladığımız yere döndük. Ertesi gün erkenden check-out yapıp tekrar Türk Çarşısı bölgesine gittiğimizde bir önceki günden pek de farklı olmadığı gerçeğiyle yüzleştik ve sabah saatleri olmasına rağmen listemizde olan bir mekânda ćevapi köfte ile nihayet karnımızı doyurabildik. Ufak bir tur ve fotoğraf çekimi sonrası bir önceki gün Üsküp merkezde görülmesi gereken yerleri büyük oranda gördüğümüz için Ohrid’e doğru yola çıktık.

Yol üzerinde Kalkandelen (Tetovo) şehrinde bulunan, şehri ikiye bölen Pena Nehri’nin kıyısındaki, 15. yüzyılda Hurşide ve Mensure kız kardeşlerin çeyiz paralarını bağışlayarak yaptırdığı rivayet edilen camiyi ziyaret ettik. Osmanlı mirası olan, ihtişamlı görünümüyle adeta tarihe meydan okuyan ve duvarlarındaki dekorasyonundan dolayı Alaca adını alan cami “Paşa Camisi” olarak da biliniyor. Ardından Üsküp’te açık döviz bürosu bulamadığımız için bozduramadığımız dövizi cami yakınlarında Makedonya Denarı’na çevirdik ve yolumuza devam ettik.

3,5 saat süren yolculuktan sonra Ohrid’e vardığımızda rakımdan olsa gerek hava bir hayli soğuktu. Peshtani bölgesinde zevkli bir iç dizayna sahip, göl manzaralı, verandalı ve bahçeli bir ev kiralamıştık. Ev sahibi Makedon bir aileydi ve alt katta yaşıyorlardı. 60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz ev sahibemizle İngilizce bilmediği için pek efektif bir iletişim kuramasak da bildiği bir kaç kelimeyle de olsa, hayatın kadınlara yüklediği yüklerin evrenselliğini Türk kahvesi eşliğinde konuşmuş olduk. Zira bunun için gerekli olan yegâne dil beden diliydi. Şu anda Nisan ayındaydık ve Mart ayında İstanbul’da olduğunu, İstanbul’u çok beğendiğini söyledi.

Eve yerleştikten sonra civarda yemek yiyebileceğimiz mekân arayışımız yine hüsranla sonuçlanmıştı. Göl kenarında bulunan favori bir kaç restoran ne yazık ki yine kapalıydı. Yaklaşık 10 km uzağımızdaki Ohrid merkeze gittik ve çarşıda yaptığımız kısa bir yürüyüş sonrası pek de seçeneğimizin olmadığı gerçeğini kabul ederek Tarihi Çınar Meydan’ındaki menüsünde olduğu halde mutfağında adana kebap yapılmayan “Adana Kebap” isimli restoranda yemek yedik. Tavsiyeye şayan bir mekân olmasa da karnımızı doyurduktan sonra devam ettiğimiz yürüyüşümüz esnasında soğuğa rağmen dondurma yemekten geri durmadık. Sokaklarında pek sigara içildiğine rastlamadığımız şehrin tüm restoranlarında sigara içiliyor olması ise bize son derece acayip gelen hususlardandı.

Ohrid’de geçen ilk gecemizin sabahında ziyadesiyle dinç bir şekilde uyanarak tekrar merkeze gittik ve nihayet Balkan böreklerinden alabileceğimiz açık bir fırın bulduk. Hava soğuk olduğu için bir gün önce Çınar Meydanı’nda gördüğümüz çay ocaklarından birine otururuz diye düşündük ama isimlerinin Türkçe olması Türkiye’deki gibi şafak vakti açılmalarını gerektirmiyor olsa gerek ki henüz açılmamışlardı. Türk Çarşısı dedikleri tarafta İstanbul Çay Ocağı’nı açık gördüğümüzdeki mutluluğumuzu anlatamam. Bir çay kolik olarak lezzetli çay yaptıklarını söyleyebilirim. Duvarlarında Türkiye fotoğrafları, kulağımızda Barış Manço şarkıları, masalarda Türkçe notlar ve hatıra bırakılan Türk Liraları ile hem karnımızı hem ruhumuzu doyurdu İstanbul Çay Ocağı.

Artık endorfin ve serotonin salgıladığımıza göre Ohrid’i keşfe çıkabilirdik. Hatta o kadar enerji depolamış olmalıyız ki araçla çıkılabilen eski şehir ve kale bölgesine yürüyerek çıkmışız. Old town; içerisinde barındırdığı Çar Samuel Kalesi, Antik Tiyatrosu, Anıt Kapısı ve Ohrid’in simgesi niteliğindeki birbirinden güzel mimariye sahip kiliseleri ile mutlaka görülmesi gereken bir lokasyon.

Yarım günümüzü burada geçirdikten sonra tekrar şehir merkezine aracımızla indik ve Ohrid’e 15 km mesafedeki başka bir şehir olan Struga’ya gittik. Yazın çok güzel olacağını düşündüğümüz bir sahil kasabasını andıran şehir 1966 yılından bu yana varlığını sürdüren uluslararası bir şiir festivaline ev sahipliği yapmakta. River Drim kenarında ve sokak aralarında yaptığımız gezi sonrası yeterince yorulduğumuz ve acıktığımız için mini bir market alışverişi sonrası evimizin yolunu tuttuk.

Önceki gün kapalı olan Peshtani’deki restoranı yeniden kontrol ettiğimizde açık olduğunu gördük ve yapılacaklar listemizdeki göl balığı yeme fikrini hayata geçirebildik. Yediklerimizin tamamının sunumu ve lezzeti gayet iyiydi ancak iki masa dolu olmasına rağmen siparişlerimizin gelişi bir saati buldu. Sezon açıldığındaki deneyimleri merak etmekle birlikte ben genel olarak Makedonya’daki sakin ve dingin atmosferin, hayatın her alanına sirayet ettiği düşüncesine kapıldım.

Keyifli ve verimli geçen bir günün ardından üzerimizdeki kara bulutların aralandığını hissederek günü tamamladık. Ertesi gün uyandığımız güneşli ve sıcak Ohrid sabahı ise bize yeni günün de güzel geçeceğini müjdelemişti. Aldık, kabul ettik ve konakladığımız yere 3 km mesafedeki Kemik Körfezi müzesine doğru yola çıktık. Vardığımızda bizi, pırıl pırıl bir denizi andıran ve hava sıcaklığı biraz daha yüksek olsa yüzmekten kendimizi alamayacağımız bir göl karşıladı. Ohrid Su Müzesi olarak da bilinen Bay of Bones, geçmişte göl üzerinde yaşamını sürdürenlerin evlerinin örneklerinin su üzerine inşa edildiği bir platforma sahip. 8,500 metrekarelik alanda kurulu bu arkeolojik kompleks, M.Ö. 1200 ile 700 yılları arasında bölgede yaşayan medeniyetin izlerini taşıyor ve insanı tarih öncesi çağlara doğru yolculuğa çıkarıyor.

Belki bir gün bir yaz mevsiminde tekrar gelebilmek dileğiyle Kemik Körfezi’nden ayrılarak, bir önceki gün old town içerisinde görmediğimizi fark ettiğimiz Ohrid’in simgesi olan Aziz Jovan Kilisesine doğru bu kez yürüyerek değil arabayla yola koyulduk. Bir gün önce bir hayli üşüdüğümüz sokaklarda bu defa yazlık kıyafetlerle yürüyorduk. Kilise gerçekten hem konumu hem de mimari olarak Ohrid’in simgesi olmayı hak ediyordu ve burayı görmeden gitseydik kesinlikle çok üzülürdük. Ohrid’de efsaneye göre yılın her günü için toplam 365 tane kilise inşa edilmiş.

Güneş hem bedenimizi hem de ruhumuzu ısıtmış olacak ki antik tiyatroya nazır dondurmamızı yedikten sonra uzunca bir yol bizi beklediği için yola koyulduk. Bayram dolayısıyla Üsküp bileti daha pahalı olunca gidiş dönüş Priştine bileti almıştık ve Kosova’yı sona bırakmıştık. Sıkıntısız geçen yolculuğun akabinde Priştine’deki otelimize vardık ve vakit kaybetmeden yürüme mesafesindeki bir restoranta ulaştık. Ne yalan söyleyeyim öncelikli amacım sadece karnımı doyurmaktı ancak muazzam bir mekânda muhteşem bir yemek yedik. Normalde rezervasyonsuz müşteri kabul edilmiyormuş ancak ara bir saatte gitmiş olmamız nedeniyle bahçede bir masada yer bulabildik. Yediğimiz yemekler öyle lezzetliydi ki keşke bir kaç günümüz daha olsa farklı menüleri de deneyimleyebilseydik diye düşündük. Bu derece talep gören bir mekândaki ziyadesiyle doyurucu ve lezzetli 4 kişilik et yemeği + salata + sudan oluşan bir masaya 35 Euro ödemiş olmamız ise ayrı bir düşünme konusuydu.

*Liburnia Restaurant herkese tavsiyemizdir.

Bu keyifli yemeğin ardından hava kararmadan Priştine’deki görülmesi gereken belli başlı noktaları görmek için yürümeye koyulduk. Nene Tereza Bulvarındaki ağaçlar çiçek açmış, isminden aldığı ilhamla insanları kucaklayarak adeta beton binalarla insanlar arasında barış elçiliği görevini yerine getiriyordu.

Priştine’nin birbirine yakın noktalardaki önemli yerlerini gördükten sonra meşhur bir kafesinde de tatlı & kahve keyfi yaparak günü tamamladık. Sabah erkenden Prizren’e gitmek üzere istirahate çekildik.

Tatilimizin 5. ve son günüydü. Erkenden kalkıp yola koyulmadan evvel yakınlardaki bir börekçide kahvaltı yaptık. Prizren için 1 saatlik bir yolumuz vardı ve yolda şunu düşündük. İstanbul yaşamında saat 15:00’de havalimanında olmamız gerekse ve önümüzde 4-5 saat bir boş zamanımız olsa örneğin bir Sakarya’ya gidip gelelim diyebilir miydik? Cevabı muhtemelen “hayır” olurdu. Hiç bilmediğimiz bir ülkede ise bunu tereddüt etmeden yapabiliyor olmak o ülkenin yaşanabilirliğine ilişkin bir fikir oluşturuyor. Prizren’e vardığımızda zamanı doğru değerlendirebilmek adına önce kaleye çıktık. Şehri sere serpe gören bu ortaçağ kalesinde manzara kesinlikle görülmeye değerdi.

Hızlı bir kale turu ve fotoğraf çekimi sonrası merkeze indik. Prizren’e gelip gelmemek noktasındaki kararsızlığımı gideren ve her zaman olduğu gibi balkan gezimde de beni hiç yalnız bırakmayan güzel arkadaşım Necla Dursun’dan gelen fotoğraf bana diyordu ki; “Prizren’e gel ve Taşköprü’ye nazır kafelerin birinde mutlaka Türk kahvesi iç.” Biz de tam olarak öyle yaptık 🙂

Köprü çevresindeki ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra Türk Lirasının geçtiği ve neredeyse herkesin Türkçe konuştuğu dükkânlardan bir kaç hediyelik eşya alarak gezimizi tamamladık. Araç teslim işlemleri ve herhangi bir sorun yaşamamak için vakitlice havalimanında olmamız gerekiyordu, öyle de oldu. Sürprizlerle ve birazcık da karamsar başlayan gezimizi tam da olması gerektiği gibi sonlandırmıştık. Bunun tersi olan ihtimal sanırım daha can sıkıcı olabilirdi.

Makedonya & Kosova’daki gezilecek ve yapılacak şeylerle ilgili onlarca paylaşım olduğunu düşündüğüm için ben kendi deneyimimi paylaşmak istedim. Umarım okumaya değer bir paylaşım olmuştur. Bana bu fırsatı veren kendi güzel, kalbi güzel, kalemi güzel arkadaşıma sonuz teşekkürlerimi borç bilirim.

Notlar:
*Araç kiralama esnasında ülke değiştireceğimizi belirttik ve araç için yeşil kart aldık.
*Makedonya’dan Kosova’ya geçerken elimizdeki dinarlar ile otoyol geçişleri için iki kez 30, iki kez de 40 dinar ödedik ve sınıra gelmeden bir benzinlikte kalan dinarlar ile yakıt aldık. Ödemeler Euro ile de yapılabiliyor ancak dinar daha hesaplı oluyor.

Necla Dursun’un Notu: Hayatımda özel bir yere sahip olan kıymetli arkadaşım Tuğba Soylu’ya Kuzey Makedonya ve Kosova gezisini böylesine detaylı şekilde kaleme aldığı ve nefis fotoğraflarıyla anlam kattığı için teşekkür ederim. Bir Balkan kızı olmamın verdiği tüm özellikleri yaşamıma serpiştirirken daima yanımda olduğu kendisine çok teşekkür ederim.

Bizden Haberdar Olun!

Benzer Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
You need to agree with the terms to proceed