Bazı hayatlar vardır uzun yıllar boyunca biriktirir, gözlemler, sabreder ve tam zamanı geldiğinde kelimelere dönüşür. Okumakta olduğunuz bu söyleşi, bankacılık gibi yoğun ve disiplinli bir meslek hayatının ardından hayallerinin peşinden giderek yazarlığa yönelen bir kalemin hikâyesini anlatıyor.
1968 Adapazarı doğumlu, 28 yıllık bankacılık tecrübesini insan hikâyeleriyle zenginleştiren ve özellikle ‘hayal’ kavramını merkeze alan eserleriyle dikkat çeken bir yazarla yaptığımız bu samimi sohbet; okumanın insan inşasındaki rolünden büyülü gerçekçiliğe, yazarlık serüveninden Kuzey Makedonya’daki kültür çalışmalarına uzanan geniş bir yolculuk sunuyor.
Hayalin gerçeğe açılan bir kapı olduğuna inanan, yazmayı bir kelime işçiliği olarak gören ve edebiyatı ‘görünenin ardındaki gizli bahçeye açılan bir alan’ şeklinde tanımlayan yazarımız; hem tecrübelerini hem de genç kalemlere tavsiyelerini içtenlikle paylaşıyor. Şimdi sizi, hayal ile hakikatin kesiştiği bu söyleşiye davet ediyorum.
Türkiye Yazarlar Birliği Sakarya Şubesi ev sahipliğinde, Adapazarı Faik Baysal Kütüphanesi’nin huzurlu atmosferinde 14 Şubat 2026 Öykü Günü’nde gerçekleştirdiğimiz buluşma; soru ve cevapların ötesine geçerek samimi bir muhabbete dönüştü. Yerel basında da geniş yer bulan söyleşimize katılım gösteren, katkı sunan ve bu anlamlı akşamı paylaşan herkese gönülden teşekkür ederiz. Hayalin izini süren yeni buluşmalarda yeniden bir araya gelmek dileğiyle iyi okumalar dilerim.
Necla Dursun
✨
Tanımayan varsa onlar için, tanıyanların da daha iyi tanıması için kendinizden kısaca bahseder misiniz?
1968 Adapazarı doğumluyum. Liseyi Adapazarı’nda okudum. Marmara Üniversitesi’nde İktisat bölümünden mezun olduktan sonra Pamukbank Adapazarı şubesinde gişe yetkilisi olarak bankacılığa başladım. Farklı bankalarda toplam 28 yıl devam eden çalışma hayatımın 17 yılında şube müdürü olarak görev yaptım. Mesleğim gereği benim için yazmak alt sıralarda kalmıştı. 2021 yılı haziranında, tam da Dünya Bankacılar Gününde bankacılıktan kendi isteğim ile ayrılmış oldum. Böylece çok istediğim şey nasip oldu ve “okumak-yazmak” birinci sıraya yerleşti. Evliyim ve dört çocuk babasıyım. En büyüğü 28 en küçüğü 11 yaşında. Mesleğimin yoğunluğu nedeni ile çocuklarıma yeterince ayıramadığım zamanı da telafi etme imkânı buldum.
Çalışma hayatınızdaki deneyimlerinizin yazarlığınıza etkisi nasıl oldu?
Çalışma hayatım boyunca liderlik, pazarlama, kurumsal ve kişisel gelişim ve koçluk konularında oldukça yoğun bir eğitim alma ve uzmanlık seviyesinde gelişme imkânı buldum. Buna aldığınız eğitimleri işinizde uygulama imkânı eklenince ortaya aktarılması ve paylaşılması gereken bir birikim çıkıyor. İşiniz gereği yüzlerce ekip arkadaşınız oluyor ve binlerce insana dokunuyorsunuz. Bütün bunlar benim insanlar ve hikayeler biriktirmeme imkân sağladı. Köşe yazılarımda ve hikayelerimde bu birikimden çok istifade ettim.

Okumanın ve yazmanın sadece yazarlıkta değil insanın inşasında büyük bir paya sahip olduğunu ifade ediyorsunuz. Tecrübelerinize dayanarak bu konuda neler söylersiniz?
Okumak ve yazmak, hayatınızda hangi işi yaparsanız yapın sizin o işte daha iyi olmanıza da katkı sağlıyor. Adapazarı Ozanlar Lisesinin Orta Kısmında Türkçe öğretmenimiz rahmetli Cihat Özgirgin, yaz tatilinde başınızdan geçen bir olayı yazın dediğinde, yazdığım yazıyı çok beğenmiş, verdiği en yüksek not ile de ödüllendirmişti. Bu olay, yazma serüvenimin dönüm noktası oldu. Yazmanın ilk adımı okumaktır. Adapazarı Kurtuluş İlkokulunda çok sevdiğim öğretmenim Belkıs Deniz’in teşvikleri ile okuma sevgim daha da arttı. Günü geçmiş gazeteleri ve dergileri mahalle aralarında çok uygun fiyata satan motosikletli bir amcadan alışveriş yaptığımı hatırlıyorum. Kemalettin Tuğcu kitaplarının ve değiş tokuş yaparak okuduğumuz Teksas Tommiks Kızıl Maske ve Zagor’uokuma alışkanlığıma kattıklarını da inkar edemem. Okuma sevgim beni yaşıtlarım arasında Türkçe’yi iyi konuşan, okuduğunu iyi anlayan ve yazma cesaretini gösterebilen bir konuma taşıdı. Lise yıllarımda tanıştığım ve o zamandan beri hep takip ettiğim Zafer Dergisi de benim için bir okul oldu ve istikametimi belirlememde etkili oldu. Değerli büyüğümüz Cüneyd Suavi’nin “Hayatın İçinden” başlığı ile yayınlanan kısa hikayelerini, diğer yazı ve makalelerin yanında ayrı bir heyecanla takip eder ve bir gün benim de hikayelerimin burada yayınlanmasının hayalini kurardım. Bu hayalim yaklaşık beş yıl önce “Hayalin İçinden Öyküler” olarak gerçekleşti. Cüneyd Suavi’nin artık dergide hayatın içinden hikayeler yazmadığı bir döneme denk gelmesi de ilginç bir tevafuk olmuştu.
Sizin Zafer Dergisi’ndeki öyküleriniz dışında Yeni Sakarya Gazetesi’nde ve haber sitesi Dikgazete.com’da köşe yazılarınız yayınlanıyor. Hangisi daha öncelikli sizin için, öykü mü deneme mi?
Köşe yazılarımda sık sık değindiğim gibi, “nasıl daha iyi, daha faydalı ve mutlu bir hayat yaşayabiliriz” sorusunun peşine düştüm ve pergelimin sivri ucunu bu sorunun üzerinde sabitledim. Bu yaptığım bana diğer ucu ile çok geniş bir yelpazede dolaşma imkânı veriyor. İnovatif-yenilikçi düşünce, inovasyon ve teknolojinin insana etkileri konuları da yazılarımda değindiğim konular. Aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş insani değerlerimizi hatırlatmayı da bir görev addeden yazılar bunlar. Öykülerim ise Zafer Dergisi’nde kullandığımız üst başlıkta olduğu gibi: Hayalin İçinden Öyküler. Bu öykülerde, olan ile olmasını hayal ettiğim konuları harmanlıyorum. Hayal kurmak daha çok çocuklara özgü kabul edilir. Oysa hayal kurabilmek ve bir yanı ile çocuk kalabilmek her yaş için bir ihtiyaç. Hem köşe yazılarımda hem hikayelerimde hayal gücümden beslendiğimi söyleyebilirim. Kendimi bir hikâye yazarı olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Hikâye yazmak benim ilk göz ağrım.
İlk öykü kitabınız Hayalbaz’da “Hayal gerçeğe ulaştıran bir köprüdür. Bu köprü için ise bir Hayalbaz gerekir.” Demiştiniz. İkinci öykü kitabınız Büyülü Gerçek’te de “Hakikat hayalin derinliklerinde gizli bir hazinedir. Bu hikayeler o hazineyi bulabilmek için yazıldı.” Diyorsunuz. Hayal kavramına bu kadar yoğunlaşmanızı neye bağlıyorsunuz?
Hayal gücü sizin için neden bu kadar önemli? Hayal kurmak sadece benim için değil her insan için çok önemli. Yahya Kemal Beyatlı bir şiirinde bu önemi şu mısra ile çok güzel ifade ediyor: “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” Elbette ki kavlî duanın ve hayalin gerçekleşmesi için gereken çabayı göstermek demek olan fiilî duanın, daha önemli olduğunu unutmamak gerek. Bir yazımın başlığı Tüm Zamanların En Süper Gücü: Hayal Gücü idi. Hayal kurmak ve hayal gücü sadece edebiyatta değil hayatın her alanında çok önemli. Bütün başarıların, keşiflerin, buluşların, icatların hayal kurmakla başladığını söyleyebiliriz. Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu, akıl ve mantık ile belli bir yere kadar gidebileceğimizi fakat hayal gücü ile her yere gidebileceğimizi söylüyor Einstein. Fatih Sultan Mehmet ise bunu Einstein’dan 500 yıl önce “İmkânın sınırlarını görmek için imkansızı denemek lazım” diyerek ifade etmiş ve 1100 yıldır süren bir çağın kapanmasına neden olacak kadar büyük bir hayal kurup, gerçekleştirmeye muvaffak olmuştur. Tarihimiz, büyük hayaller kuran ve gerçekleştiren komutan, lider, sanatçı ve bilim adamı ile dolu. Okullarımızda, onların hayallerini, nasıl kurduklarını ve nasıl gerçekleştirdiklerini öğrencilerimize doğru bir üslup ile anlatan ve onları insanlığa faydalı olmak için büyük hayaller kurmaya teşvik eden “Hayal Kurma Dersleri” diye bir dersin müfredata eklenmesini önermiştim o yazımda.

Büyülü Gerçek kitabınızda daha çok yer verdiğiniz edebi bir teknik olan Büyülü Gerçekçilik tekniğinden biraz bahseder misiniz? Neden bu türü seçtiniz?
Büyülü gerçekçilik sıra dışı olanın sıradanlaştırıldığı bir teknik. Gerçekle hayalin kesiştiği bir anlatım biçimi. Mantığın sınırını zorlayan durumlar ve olaylar yer alıyor. Bu türün önemli ustalarından olan Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in “Gerçek mantıklı ve inandırıcı olmayabilir” düşüncesi ile yazdığı hikayeler, yine aynı düşünce ile yazan İtalyan yazarlar Dino Buzzati ve Giovanni Papini bu türe ilgi duymamda etkili oldular. Fakat beni en çok etkileyen Filibeli Ahmet Hilmi ve onun Amak-ı Hayal kitabı oldu. Bundan 10 yıl kadar önce başıma çok ilginç bir olay geldi. O zamanlar çalıştığım şubeye yürüme mesafesinde olmasından cesaretle İstanbul Mecidiyeköy’de dört ay süreyle bir sıra dışı yazarlık atölyesine katıldım. Haftada bir gündü ve üç saat sürüyordu. Hafta içi mesaiden sonra olduğu için katılabildiğim bu sıra dışı yazarlık atölyesinde hocamız bizden bir hafta sonraki derse 14 punto ile bir A4 sayfasını geçmeyecek uzunlukta bir yazı yazmamızı istemişti. Yazılarımızı kendisi okur ve değerlendirirdi. Benim Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayalinden ilhamla yazdığım Çekilmemiş Fotoğraflar isimli kısa hikâyeyi okuyunca herkesin içinde bana dönerek, dersin sonunda bana bir kitap hediye edeceğini söyledi. Sınıftaki herkes en az benim kadar bu kitabı merak etmişti. Dersin sonunda hocamız bu kitabın İtalyan yazar Giovanni Papini’nin Kaçan Ayna isimli hikâye kitabı olduğunu açıkladı. Uzun zaman önce okumuştu ve şu an kendisinde yoktu. Hediyeden kastettiğinin bu kitabın ismini vermek olduğunu söyledi. Diğer arkadaşlar da isterlerse okumalarının onlara da katkı sağlayacağını belirtti, ancak benim mutlaka okumamı istedi. Hayalbaz isimli ilk kitabımda yer verdiğim Çekilmemiş Fotoğraflar isimli o kısa hikayem hocamıza Kaçan Ayna kitabındaki hikayeleri hatırlatmıştı. Asıl hikâye o dersten sonra başladı, çünkü son baskısı 1999 yılında yapılan ve piyasada satışı olmayan bu kitabı sınıfın tamamı iki hafta aradık. Bir tane bile bulsak tüm sınıf için fotokopi ile çoğaltmaya karar vermiştik. Sorabildiğim herkese sordum. Adapazarı’nda bir arkadaşımın liseye giden kızında varmış. Edebiyat öğretmenleri Şair Ercan Yılmaz birkaç yıl önce o kitabı tavsiye ettiği için almış. Ondan ödünç aldığım bu kitabı İstanbul’a götürdüm ve sınıftakilere müjdeli haberi verdim. Bir arkadaşımız görevi üstlendi ve bir sonraki derse hepimize birer tane fotokopi ile çoğaltılmış olarak getirdi. Aslını sahibine iade ettim. Bir yıl sonra Kırmızı Kedi yayınları yeni baskılarını yaptı. Ben de atölyede yaşadığım bu olayı Büyülü Gerçek kitabımda yer alan Kimim Ben isimli bir hikayemde, 99 depreminde kaybolan babasını arayan bir edebiyat öğrencisi bir karakterin başından geçmiş bir olay olarak yer verdim. Kimim Ben adlı hikayemi okuyanlar bu olayın depremde aldığı darbe ile hafızasını yitiren baba ile kızının kavuşmasına nasıl vesile olduğunu görünce eminim çok şaşıracaklar.
Edebiyatın çoğu zaman görünenle yetinmeyerek onun ardındaki gizli bahçeyi kendisine yaşam alanı olarak seçtiğini ifade ediyorsunuz. Bunu biraz açabilir miyiz?
Edebiyat hayatın kendisi aslında. Fakat olanı olduğu gibi görüneni göründüğü gibi aktarmanın derdinde değil. Çoğu zaman görünenin ardındaki gizli bahçeyi seçiyor kendisine yaşam alanı olarak. Onun derdi perdenin arkasını, duvarın ötesini, görünenin görünmeyen tarafını anlatabilmek, evreni, dünyayı, hayatı okuyabilmek. Bu sayede insanın önce kendisini, sonra da her şeyin sahibini tanımasına aracılık etmeyi amaçlıyor. İnsanın insan olmasında, insanın inşasında çok önemli bir vazife üstleniyor. Mevlana diyor ya, layık olana taş ve kerpiç konuşur. Evreni, dünyayı ve hayatı okuyabilmeyi sağlayan bu liyakat için ille edep ille edebiyat diyorum.
Büyülü Gerçek kitabınızda 20 adet hikâye var. Bunların arasında farklı türlerde hikayeler de yer alıyor. Kitabınızın içeriği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Bir örnek vermem gerekirse kitabımdaki ilk hikayem Koku isimli hikâye. Karakter sıradan biri fakat hikâye hikâye karakterim gibi o da sıra dışı bir olay yaşıyor ve kimsenin duymadığı bir kokuyu duymaya başlıyor. Bu koku cinayet işleyen insanların kokusu. Bu sayede bir katilin yakalanmasına yardım ediyor. Bu kısa hikâye “uzun hikâye ya da novella denilen kısa bir roman olma potansiyeline sahip aslında. Devam etsin, kızla komiser evlensin, başka cinayetleri de çözsünler gibi ilginç geri dönüşler aldım. Bazı hikayelerim devamı gelebilecek bir sonla bitiyor. Sıra dışı ya da olağan üstü olayların olmadığı bir hikayem de var: Dünya Telaşı. Bir huzur evindeki Şerife teyzenin hikayesi bu. 6 çocuğu ve hepsi yetişkin 16 torunundan cenazesine kaç kişi geldiğini tahmin edemezsiniz. Mark Twain’in şöyle bir sözü var: hakikat kurmacadan daha tuhaftır. Gelecek kurgusu ve alternatif tarih kurgusu içeren hikayeler de var. Okuyucular, Farklı bir 80’ler isimli hikayemde 80’lerin sandığımız gibi olmadığı bir kurguyu okuduklarında çok şaşıracaklar. Ateşin Yakma Gücü isimli hikayemde ise Yapay Zekanın sonunun nasıl geleceğini okuyabilirler. İnandırıcı ve mantıklı gelmeyebilir elbette. Fakat Jorge Luis Borges bunu söylüyor zaten ve diyor ki “Gerçekler mantıklı ve inandırıcı olmayabilir.”
Sizin gibi yazar olma hayalini gerçekleştirmek isteyen, henüz yolun başında olanlar için tavsiyeleriniz neler olur?
Benim yazarlık serüvenim az önce bahsettiğim gibi ilk okul çağlarında başlıyor aslında. Çocukluğumdan beri yazarlığın gizli bahçesinin hep yakınlarındaydım. Okumak ve yazmak hep tuttular elimden hiç bırakmadılar. Kırklı yaşlarımda bile büyüyünce yazar olacağım diyerek sık sık gülümsettim çevremdeki yüzleri. Shakespeare’in kırk beşinden sonra yazmaya başladığını öğrenmiştim çünkü. Ve bir gün topladım cesaretimi ve çaldım yazarlığın gizli bahçesine açılan o kapıyı. Fakat öğrendim ki, önce ustaların kapısını çalmalıymışım. Onlardan yazarlığın sırlarını öğrenmeliymişim. Talebe olmalıymışım bir süre. Talep eden olmalıymışım. Çok çalışmalı ve uykusuz geceleri göze almalıymışım. Üstelik daha çok okumalıymışım yazmak için. Yeni kelimeler biriktirmeliymişim. Beğenmemeliymişim öyle her yazdığımı. En ağır eleştiriye tahammül edebilmeliymişim. Kelime işçiliği yapmalıymışım, çünkü bir heykeltıraştan farkı yokmuş yazarın. Fazla kelimeleri atmalı ve o cümle için en doğru kelimeleri bulmalıymışım. Sabırlı olmalıymışım. Yazar olma hayalleri kuran okuyucularımız bu sözlerimi önemsemeli ve çok çalışmayı göze almalılar. Ve yazmak için öncelikle çok okumalılar.
Sizin, yazar adayları tarafından bir okul addedilerek okunması gerekir dediğiniz yazarlar var. Hangileri onlar?
Evet, yazar olma hayali kuran birinin özellikle hikâye konusunda klasik hikayecilerimizi ve onların eserlerini bir okul addetmesi çok önemli. Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Mustafa Kutlu, Sait Faik Abasıyanık, Sebahattin Ali, Cüneyd Suavi ve A. Ali Ural benim için bir okul oldular. Cemil Meriç, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar hangi türde yazarsanız yazın okumanız gereken yazarlar kanaatimce. Şair ve yazar A Ali Ural, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabını 6 sefer okuyan yazar olur diyor bir röportajında. Fakat y azar adayları kitap okurken asla hızlı okumamalı, cümleleri kelimeleri incelemeli, sıradan bir okur gibi değil yazar okuması ile okumalı diyor. Yabancılardan Borges, Dino Buzzati, Giovanni Papini ve Oscar Wilde okuduğum ve etkilendiğim yazarlar. Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mak-ı Hayal (Hayalin Derinliklerinde) isimli kitabının ise bende özel bir yeri olduğunu tekrar belirtmeliyim. Bütün bunların yanında hikayelerin en güzelini mutlaka okusunlar. Öyle bir hikaye ki bütün hikayeler ondan az da olsa bir şeyler barındırır. O da Yusuf Suresindeki 111 ayetin tamamında anlatılan Hz. Yusuf’un hikayesidir. Hem bir sabır, tevekkül ve umut hikayesidir, hem bir aşk hikayesi hem de bir mücadele ve başarı hikayesidir. Bilindiği gibi henüz çocuk olan Yusuf bir rüya görür. Yıldızlar, güneş ve ay ona secde etmektedir. Burada altını çizmek isterim hikayelerin en güzeli de sıra dışı, beklenmedik ve olağanüstü bir şeyle, bir rüya ile başlıyor.
İlk kitabınız Hayalbaz’ın çizimlerini o sırada henüz lise ikinci sınıfta olan kızınız Ayşe Naz Uçar yapmıştı ve bu da onun için bir ilkti. Büyülü Gerçek kitabınızda ise Uluslararası başarılara imza atmış bir isim var: Osman Suroğlu. Bu buluşma nasıl gerçekleşti?
Osman Suroğlu çok değerli bir sanatçı büyüğümüz. Sakarya’mızın medar-ı iftiharı. Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere 13 ülkede katıldığı yarışmalarda altısı birincilik olmak üzere çeşitli dereceleri var. 25 adet sergiye imza atmış ve ikisi ortak olmak üzere 12 adet kitabı yayınlanmış. Bu kadar özel bir sanatçı ile bir araya gelmemiz Zafer dergisi sayesinde oldu. Çünkü kendisi 40 yıldır bu dergiye katkıları olan ve halen Hal Dili sayfasında çizimleri yayınlanan bir sanatçı. Onun Büyülü Gerçek kitabımdaki varlığı benim için çok büyük bir lütuf. Kendisine bu vesile ile tekrar saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca dergimizin yazı işleri müdürü ve kitaplarımın hem editörlüğünü hem de yayıncılığını yapan Sama Yayınlarının sahibi Suat Ünsal’a da teşekkürlerimi sunuyorum.
Son olarak Gönüllü Üsküp Kitap Kulübü üyeliğinizden ve Kuzey Makedonya izlenimlerinizden biraz bahseder misiniz?
Necla Dursun Hanım (yani siz -gülüşmeler) Bir Balkan Esintisi web sitesinin yöneticisi ve Roman ve Coğrafya – Edebiyat ile Balkanları Okumak kitabının yazarı. Kendisi de aslen Makedonyalı. Kuzey Makedonya’da Türk kültürünün korunması ve Türkçe kullanımının gelişmesi için ülkemiz ve Kuzey Makedonya arasında mekik dokuyor, gönüllü ve özverili çalışmalar yaparak bu konuya yönelik etkinlikleri organize ederek uygulanmasını sağlamak için üstün bir çaba sarf ediyor. 2024 yılının kasım ayında Üsküp’te, Üsküp Kitap Kulübü Kitap Okuma Etkinliği yapıldı. Etkinlik Necla Hanım ile Kuzey Makedonya’nın Gostivar şehrinde faaliyet gösteren ADEKSAM – Eğitim Kültür ve Sanat Merkezinin birlikte planladıkları bir etkinlikti. Üsküp Kitap Kulübü bu merkezdeki öğrenciler tarafından kurulan bir kulüp. Her ay yapılan bu etkinliğin ilkine konuk yazar olarak ben ve kitabımın çizimlerini yapan kızım Ayşe Naz ile davet edildik. Bu kadar çaba Kuzey Makedonya’da Türk kültürünün korunması ve Türkçe kullanımının gelişmesi içindi ve bu takdire şayan çabalar beni çok etkiledi. Benim de, Hayalbaz ve Başarının Frekansı kitaplarımı tanıtıp imzaladığım ve gençlere, Tüm Zamanların En Süper Gücü: Hayal Gücü başlıklı ve yenilikçi düşüncenin önemine de değinen kısa ve interaktif bir seminer verdiğim bu etkinlik, kanaatimce çok verimli oldu. Gördüğümüz ilgi ve misafirperverlik bizi çok etkiledi. Kuzey Makedonya’daki Türk nüfusu toplam nüfusun sadece %3 ünü oluşturuyor. Bu nedenle Türk kültürüne ve Türkçeye katkı sağlayacak en ufak bir çabayı ve katkıyı çok değerli buluyorlar. Seyahatimiz süresince yapılan çalışmaları öğrendikçe, orada olmaktan, bu güzel çalışmalara şahit olmaktan ve bu güzel insanları tanımaktan dolayı çok mutlu oldum. Necla Hanım’a bu konuda müteşekkirim. Ben de artık bu kulübün gönüllü bir üyesiyim. Oraya gitmesem de her ay belirlenen kitabı okuyup değerlendirmelerimi diğer üyelerle paylaşıyorum.












