Bu hafta blogumuzda, sınırları aşan, tiyatronun gücünü tüm yönleriyle hissettiren çok özel bir konuğu ağırlıyoruz: Kosova tiyatrosunun genç, cesur ve başarılı yönetmenlerinden Erleta Rexhepi.
Şu sıralar İstanbul Maltepe Özel Tiyatrosu’nda sahnelediği yeni komedi oyunu için Türkiye’de. Biz de bu fırsatı kaçırmadık ve kendisiyle İstanbul’un o hiç bitmeyen koşturmacasında, tiyatronun büyülü dünyasına doğru bir yolculuğa çıktık.
Erleta Rexhepi ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; savaşın sanat üzerindeki silinmez izlerinden kadın gücüne, dünya klasiklerini 21. yüzyıl Balkan gerçeğiyle modernize etme yöntemlerinden tiyatro uğruna yapılan fedakarlıklara kadar pek çok konuyu masaya yatırdık.
Üstelik söyleşimiz sadece tiyatroyla sınırlı kalmadı. İstanbul’a olan tutkusunu ‘Dünyada tek bir yerde yaşama şansım olsa bu İstanbul olurdu.’ sözleriyle dile getiren Rexhepi ile Kosova ve Türk kültürünün benzerliklerini, meşhur Balkan lezzeti Fliya’yı, Kosova’yı keşfetmek isteyenler için harika rota önerilerini ve en önemlisi hiç dil eğitimi almadan o hayranlık uyandırıcı akıcı Türkçesinin sırrını konuştuk.
Sahnede insanların yalnız olmadığını hissettirmeyi kendine misyon edinen bu ilham verici genç tiyatrocunun hikayesi eminiz ki ilginizi çekecek.
Şimdi, Necla Dursun’un gerçekleştirdiği bu keyifli röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Keyifli okumalar dileriz…
Kosovalı Yönetmen Erleta Rexhepi ile Röportaj
Röportaj: Necla Dursun
Tarih: 24 Haziran 2026
Yer: İstanbul, Maltepe Özel Tiyatrosu
Süre: 1 saat 22 dakika
Necla Dursun: Kosova tiyatrosunun genç ve başarılı yönetmenlerinden Erleta Rexhepi ile bir araya geldik. Kendisiyle tiyatronun sosyal hayattaki ve birey üzerindeki gücünden, savaşın sanat üzerindeki izlerine ve Türkiye’deki tiyatro deneyimlerine uzanan derin bir söyleşi gerçekleştirdik. Tiyatro benim için bir profesyonellik değil bir yaşam biçimi diyen genç tiyatrocuya ilk soruyu yöneltiyorum; Erleta Hanım, öncelikle Türkiye’ye hoş geldiniz. Sizi tanıyarak başlayalım. Bize kendinizden bahseder misiniz?
Erleta Rexhepi: Hoş buldum. Ben Kosovalı bir tiyatro yönetmeniyim. Üniversitede tiyatro yönetmenliği eğitimimi tamamladıktan sonra yüksek lisansımı da bu alanda yaptım.
Tiyatro benim için sadece mesleki bir profesyonellikten ibaret değil; aynı zamanda insanların nasıl davrandıklarını, duygularını nasıl gösterdiklerini, sahnede kendilerini nasıl ifade ettiklerini inceleyen bir yaşam biçimi. Sahnede insanların hikayelerine dokunabilmek benim için çok önemli. İnsanlar tiyatroya geldiklerinde, sahnede kendi hayatlarıyla benzer hikayeler bulup yalnız olmadıklarını anlasınlar, kendilerini orada yansıtabilsinler istiyorum.
Bu yüzden çalışmalarımda daha çok sosyal temalara, insan travmalarına, kadın gücüne ve iç dünyaya odaklanıyorum. Günümüzde pek çok insan zihinsel ve psikolojik problemlerle mücadele ediyor; ben de tiyatromda bu meselelerin üzerine giderek onları görünür kılmayı amaçlıyorum.

Necla Dursun: Kosova’da tiyatroya adım atışınız nasıl oldu? Sizi bugünkü sanatçı kimliğinize dönüştüren kırılma noktaları nelerdi? Aileniz bu meslek ve eğitim seçiminize nasıl yaklaştı?
Erleta Rexhepi: Tiyatro benim için çocukken başlayan büyük bir aşk, büyük bir tutkuydu. Yıllar geçtikçe bu bağ daha da derinleşti ve tiyatroda olmam, burada kendi dünyamı yaratmam gerektiğini anladım. Tiyatronun beni en çok etkileyen yanı, insanların salona girdiklerinde tüm sıkıntılarını ve dertlerini o kapının dışarısında bırakabilmesi. Tiyatro hayatın getirdiği büyük problemleri belki anlık olarak çözmeyebilir ama insanlara dertlerini birkaç dakikalığına da olsa unutturuyor ve hayatlarını daha iyi bir hale getiriyor. Bu etki beni büyülemeye yetiyor.
Ailem bu işe başlamak istediğim ilk andan itibaren ne tür zorluklarla karşılaşabileceğimi az çok tahmin ediyordu. Tiyatro gerçekten çok zorlu bir yol. Mücadele edecek gücümün kalmadığını hissettiğim anlarda, içimdeki arzuyu ve tutkuyu bildikleri için her zaman arkamda durdular ve beni sonuna kadar desteklediler.
Necla Dursun: Mesleğinizi büyük bir tutkuyla yaparken kişisel hayatınızdan, sağlığınızdan veya planlarınızdan fedakarlık etmek zorunda kaldığınız anlar oldu mu?
Erleta Rexhepi: Tiyatroya adım attığım andan beri neredeyse kişisel bir hayatım kalmadı diyebilirim. Provalar ve yoğun çalışma temposu yüzünden birçok aile kutlamasına, aile yemeğine katılamadım; sevdiklerimin kötü günlerinde yanlarında olamadım. Hatta kendi hayatımda zor zamanlar geçirdiğimde ya da hastalandığımda bile bunu kimseye yansıtmadım. Hastanede tedavi görüp hemen ardından provaya yetiştiğim günler oldu.
Tüm bunları tiyatroda belli etmemeye çalıştım; çünkü bir yönetmen olarak benim enerjim tüm ekibi etkiler. Eğer kendi problemlerimi sahneye taşırsam oyuncuların motivasyonunu düşürür ve rollere odaklanmalarını engellerim. Oyuncuların işi gerçekten çok zor; sahnede bambaşka bir insana, bambaşka bir hayata can veriyorlar. Bir yönetmen olarak görevim onlara dış dünyadaki sorunlardan arınmış, yaratıcılıklarını özgürce ortaya koyabilecekleri güvenli bir atmosfer yaratmaktır.

Necla Dursun: Bu gibi yoğun durumlarda yardımcınız ya da asistanınız olmuyor mu yükünüzü hafifletecek?
Erleta Rexhepi: Elbette yönetmen yardımcıları ve asistanlarımız var. Ancak onlar daha çok işin teknik süreçleriyle ilgileniyorlar. Günün sonunda oyuncunun karakteri nasıl yorumlayacağı, ona nasıl hayat vereceği konusundaki ana sorumluluk ve oyuncuyla yönetmene aittir.
Necla Dursun: Yönettiğiniz oyunlarda sizi psikolojik veya fiziksel olarak etkileyen, enerji alanından çıkamadığınız bir deneyiminiz oldu mu?
Erleta Rexhepi: Evet, oldu. Kosova’da hem yazdığım hem de yönettiğim Paradoks adında bir oyun vardı. Kosova’daki savaş esnasında tecavüze uğrayan bir kadının gerçek hayat hikayesine dayanıyordu. Bu kadın savaş sürecinde tecavüze uğrayarak hamile kalmış ve sonrasında çocuğunu kaybetmişti. Hikâyeyi sahneye taşımak benim için o kadar zordu ki… Üstelik oyundaki oyuncular da savaştan sonra doğan genç kuşaktandı. Doğru hissi yakalayabilmek için o dönemi yaşamış insanlarla sürekli iletişim halinde kaldık.
O süreç beni psikolojik olarak öyle ağır etkiledi ki bir noktadan sonra profesyonel destek almak zorunda kaldım. Günlerce yemek yiyemedim, uyuyamadım, günlük hayatıma devam etmekte zorlandım. Ancak oyun bittiğinde salondaki seyircilerin o acıyı anladığını gördüğümde yalnız olmadığımı gördüm.
Necla Dursun: Bir yönetmen olarak sahneye koyduğunuz metinlerin sınırlarına sadık mısınız? Yazarın kelimelerini değiştirmek, ekleme veya çıkarma yapmak konusunda inisiyatif alır mısınız?
Erleta Rexhepi: Yazarın emeğine ve yazdıklarına her zaman büyük saygı duyarım. Metnin genel yapısını ve omurgasını asla bozmam. Ancak prova sürecinde oyunculardan, teknik ekipten veya reji dinamiklerinden gelen geri dönüşlere göre küçük dönüştürmeler ve eklemeler yapabilirim. Şimdiye kadar bir senaryonun sonunu değiştirecek kadar büyük bir müdahalede bulunmadım ama performansı güçlendirmek adına şarkı, dans ya da dönemin ruhuna uygun canlı unsurlar eklemeyi seviyorum.
Necla Dursun: Peki, dünya klasiklerinden biri örneğin Shakespeare gibi dünya çapında tanınan eserlerini bugünkü Balkan gerçeği ve 21. yüzyıl seyircisiyle buluştururken yeniden yorumlama yöntemini benimsiyor musunuz?
Erleta Rexhepi: Kesinlikle evet. Geçmişte yazılan klasikleri çok değerli buluyorum çünkü yüzyıllar geçse de insanoğlunun temel problemlerinin değişmediğini görüyorum. Sadece zaman geçiyor; ancak ekonomik sıkıntılar, sosyal adaletsizlikler, zihinsel sağlık sorunları ve savaşlar maalesef aynı kalıyor. Önemli olan, bu klasik eserleri sahneye taşırken bugünün dünyasıyla bağını kurabilmek. Seyirciyle gerçek bir bağ oluşturması ve günümüzün sorunlarına vurgu yapması için klasikleri modernize ederek sahnelemeyi doğru buluyorum. Örneğin lisans dönemimin sonunda Shakespeare’in İlahi Komedya oyununu 13 kişilik bir ekiple ve bu yaklaşımla yönetmiştim.
Necla Dursun: Kosova’daki tiyatro hayatından, devlet ve özel tiyatro dengelerinden bahseder misiniz? Genç yazarlara ve tiyatroculara yeterli şans veriliyor mu?
Erleta Rexhepi: Kosova’da kurumsallaşmış Devlet Tiyatroları var ve buralarda birçok meslektaşımız çalışıyor. Ancak az sayıda özel tiyatro var. Aslında ülkede kendini göstermek isteyen, son derece yetenekli ve cesur yeni bir jenerasyon mevcut. Uluslararası alanda çok başarılı işbirlikleri yapıyorlar, festivallere katılıyorlar. Yeterli yatırım ve finansal destek alınırsa genç sanatçıların çalışabileceği, kendilerini özgürce var edebileceği alanlar genişleyecektir. Fon ve alan yetersizliği yüzünden ne yazık ki birçok yetenekli insan zamanla bu işi yapmaktan vazgeçiyor. Ben de sabit bir kurumun kadrosunda değilim. Hem devlet hem de özel tiyatrolarda proje bazlı olarak yönetmenlik yapıyorum.

Necla Dursun: Şu an İstanbul’da bulunma nedeniniz de bir tiyatro projesi. Türk tiyatro ekipleriyle çalışmak üretkenliğinize neler katıyor? Türk oyuncuları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Erleta Rexhepi: Evet, şu an İstanbul’da bir komedi oyunu yönetiyorum ve bu benim için harika bir deneyim. Türk oyuncularının ruhuna, çalışma azmine ve enerjisine kelimenin tam anlamıyla hayranım. İşlerine karşı inanılmaz bir hevesleri var. Rol aldıkları projeyi bir üst seviyeye taşımak için ruhlarını ortaya koyarak çalışıyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin, işini bu kadar büyük bir adanmışlıkla yapan oyuncularla çalışabilmek bir yönetmen için çok büyük bir şans ve lükstür.
Necla Dursun: Türkiye’ye çok sık geldiğinizi biliyorum. Kosova ile Türkiye arasında sosyal hayat açısından ne gibi benzerlikler görüyorsunuz? Kosova’ya döndüğünüzde buraya dair en çok neyi özlüyorsunuz?
Erleta Rexhepi: İstanbul’u o kadar çok seviyorum ki yılda 4-5 kez geliyorum. Eğer dünyada tek bir yerde yaşama şansım olsaydı bu kesinlikle İstanbul olurdu. Buraya geldiğimde kendimi evimde hissediyorum. İstanbul’da hayatın 24 saat kesintisiz, çok hızlı aktığını görüyorsunuz. Bu şehrin sokaklarındaki, restoranlarındaki o canlılık ve günlük hayatın ritmi bana yaşadığımı hissettiriyor. Kosova’ya döndüğümde ise her şey bir anda yavaşlıyor; sanki yüksek sesli bir müziğin sesi yavaşça kısılmış gibi hissediyorum. İstanbul’un o insanı büyüleyen Boğazı’nı ve o koşturmacasını çok özlüyorum.
İki ülke arasındaki benzerliklere gelirsek; her şeyden önce yemeklerimiz ve misafirperverlik anlayışımız neredeyse tamamen aynı. Misafiri rahat ettirmek, onu en iyi şekilde ağırlamak iki kültürün de hamurunda var. Bir de aile yapılarımız çok benziyor. Avrupa’nın geneline kıyasla hem Kosova’da hem de Türkiye’de aile bağları çok güçlü tutuluyor; bireyler birbirine yakın yaşıyor ve kuşaklararası aktarım canlılığını koruyor.
Necla Dursun: Türkiye’de her şehrin kendine has bir yiyeceği ünlüdür. Peki Kosova mutfağının baş tacı nedir? Bir de Kosova’ya ilk kez gidecek bir seyahatsever için nasıl bir gezi planı önerirsiniz?
Erleta Rexhepi: Kosova’nın en geleneksel ve meşhur yiyeceği kesinlikle Fliya’dır (Flija). Yapımı saatler süren, saç üzerinde kat kat krep hamuruna benzer hamuru dökülerek pişirilen, zahmetli ama inanılmaz lezzetli bir yemektir. Bunun dışında Prizren’e giderseniz bizim Cevapi dediğimiz Balkan köftelerini mutlaka denemelisiniz. Ayrıca çok çeşitli ve lezzetli et çorbalarımız, biber dolmalarımız ve tatlı olarak da Trileçe ile Kaymaçina’mız meşhurdur. Ben normalde başka ülkelere gittiğimde yemek konusunda çok zorlanırım ama Türkiye ve Kosova bu anlamda benim için tam bir cennet.
Kosova’yı keşfetmek isteyen birine 10 gün biraz fazla gelebilir, bir haftalık bir rota bence idealdir. Plan şöyle olabilir:
- Priştine: Başkentte eski ve modern binaların tezatını incelenebilir, ünlü Milli Kütüphane gezilebilir. Ayrıca gündüzleri kütüphane/kafe konseptinde olan, saat 17:00’den sonra ise harika bir pub’a dönüşen Soma Book Station‘a ve canlı performansların olduğu Chameleon Bar‘a mutlaka uğranmalı.
- Prizren & Jakova: Tarihi çarşıları, köprüleri ve otantik atmosferiyle kültürel bir tur yapabili. Prizren’de nehir kenarındaki restoranlarda yerel şarapları deneyebilirsiniz.
- İpek (Peja): Dağ manzaralarını görmek, doğa yürüyüşü ve dağ tırmanışı yapmak için muazzam bir bölgedir.
- Ferizovik (Ferizaj): Burada dünyada nadir görülen bir doğa olayı olan, nehrin çatallanarak iki farklı yöne akması durumunu (bifurkasyon) canlı gözlerle görebilirsiniz.
Necla Dursun: Son olarak; röportajı İngilizce gerçekleştirdik ama aralarda bizimle çok güzel Türkçe konuştuğunuza şahit olduk. Bu kadar akıcı Türkçe konuşabilmenizin sırrı nedir?
Erleta Rexhepi: (Gülerek) Aslında okulda hiç Türkçe eğitimi almadım. Tamamen çocukluğumdan beri izlediğim Türk dizileri sayesinde öğrendim! Çilek Kokusu, Kiralık Aşk, Yabani, Çukur, İçerde, Kiraz Mevsimi, İstanbullu Gelin gibi çok uzun bir izleme listem var. Benim hayal dünyama ve dil öğrenme sürecime katkısı çok büyük oldu dizilerin.
Necla Dursun: Erleta Hanım, bu samimi ve keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. İstanbul’daki oyununuzda başarılar dilerim.
Erleta Rexhepi: Ben teşekkür ederim, benim için de çok keyifli bir röportaj oldu.










