Merhaba,
6 Ağustos 2025 Çarşamba günü harika bir sohbet gerçekleştirdik. İstanbul Maltepe’de bulunan Özel Maltepe Tiyatrosu’nun üst katında Romanyalı Tiyatro Sanatçısı Erica Moldovan’la buluştuk, konuştuk. Romanya’da tiyatro sanatçısı olmayı, Türkiye ile bağlantısını, iki ülke arasındaki ortak paydaya girenleri, Romanya gezi rotası önerilerini, yerel lezzetleri…. Öyle çok şeyden söz ettik ki…
Şimdi tüm konuştuklarımızı kalıcı hale getirmek için yayınlıyor olmaktan mutluluk duyuyoruz. İçten cevapları ve pozitif enerjisiyle bizi kuşatan Erica Moldovan’a Bir Balkan Esintisi ilesi olarak bir defa daha teşekkür ederiz.
Necla Dursun: Sizi tanıyarak başlayalım Sn. Erica Moldovan, bize biraz kendinizden eder misiniz?
Erica Moldovan: Rica ederim. Ben de teşekkür ederim benimle röportaj yapmak istediğiniz için. Ben hem oyuncu, hem yönetmen, hem de tiyatro yazarıyım. Oyunculuk kariyerime yaklaşık 20 yıl önce başladım. Son sekiz yıldır 15’ten fazla oyun ve gösteri yönettim. Tiyatro yazarlığına 2020 yılında başladım. Bu benim için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Ama görünüşe göre oyuncu ve yönetmen olan sanatsal yönüm sayesinde hem oyuncular hem de izleyiciler tarafından çok beğenilen oyunlar yazmayı başardım. Bu alanda hâlâ küçük bir bebek sayılırım ama olabilecek en iyisini umut ediyorum. Yazarken kendimi çok iyi hissediyorum. Çünkü bu benim için yeni bir keşif, kendimi bir çocuk olarak düşünürsem adeta oynadığım yeni bir oyuncak gibi. Bir sanatçı olarak çoğunlukla ulaşmaya çalıştığım şey tiyatronun zirveleri ve yaptıklarımda güzel sonuçlar elde ettiğim için mutluyum.
Necla Dursun: Siz Romanya’da yaşayan bir sanatçısınız. Romanya’daki tiyatrolardan ve mensubu olduğunuz tiyatrodan söz eder misiniz?

Erica Moldovan: Romanya’da belediyeye ve devlete ait tiyatrolarla özel tiyatrolar var. Benim çalıştığım tiyatro, Lași’deki Ateneul Național Ateneum belediyeye ait bir tiyatro. Ama aynı zamanda Kültür Bakanlığı’na da bağlı olan ulusal tiyatrolarımız da var. İstanbul’a geldiğimde özel tiyatroların gösterdiği geliştiğimi görüyorum ve mutlu oluyorum. Bu harika bir şey. Benim yaşadığım şehir olan Lași’de bu şekilde gelişemiyor tiyatrolar. Çünkü küçük bir şehir Laşi. Belediye ve Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen üç tiyatromuz var. Yani insanlar kültür anlamında ihtiyaç duydukları şeylere sahipler. Bu yüzden özel tiyatrolar ayakta kalamıyor. Ancak çok küçük oyunlar, doğaçlama gösteriler ya da iki-üç karakterlik küçük komediler yapılabiliyor. Buna karşın Bükreş’te özel tiyatrolar gelişim kaydedebiliyorlar. Çünkü Bükreş başkent ve büyük bir şehir olduğundan kültürel etkinliklere olan talep çok fazla. Yani Romanya’da -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- her tür tiyatro mevcut.
Necla Dursun: Sahne üzerinde bir oyunun sergilenmesiyle seyirci arasında kurulan etkileşim hakkında ne söyleyebilirsiniz? Romanya’da hazırlık süreci, oyunların sahnelenmesi ve seyirciyle buluşması bağlamında mevcut durum nasıl değerlendirilebilir?
Erica Moldovan: Yaşadığım şehir olan Lași çok kültürel bir şehir ve halkı tiyatroyu adeta tüketiyor. Yani tiyatroya gitmek, operaya gitmek, filarmoniye gitmek günlük hayatın bir parçası. Sıradan bir alışkanlık olmuş durumda. İnsanlar birbirlerine bunu öğretiyorlar. Büyük gruplar kurup birlikte tiyatroya geliyorlar. Yani tiyatroya gelmek sıradan, günlük bir olay. Bu yüzden biz her zaman dolu ya da neredeyse dolu salona oynarız. İki sahnemiz var. Küçük sahnemiz 270 kişilik, büyük sahnemiz 800 kişilik. Ve biz her iki sahneyi de sürekli doldurmayı başarıyoruz. Son 10 yılda yaşanan bu durum gerçekten harika bir şey. Bu belediyemizin tiyatroyu gerçekten desteklemesi sayesinde oldu. Yerel şehir kutlamalarının her türüne tiyatroyu dahil etmeye çalıştılar. Her zaman kültürü ve sanatı her yönüyle desteklediler. Bu yüzden son 10 yılda Lași halkı tiyatroya aşık hale geldi. Tiyatro yüksek kabul gören bir sanat formu oldu. Bunda belediyemizin payı çok büyük.
Necla Dursun: Tiyatrocu olmak çocukluk hayalleriniz arasında var mıydı?
Erica Moldovan: Sanırım daima bu meslek için yaratılmışım olduğumu hissettim. Ancak tabii ki ergenlik dönemimde birçok farklı mesleği deneyimlemeye çalıştım. Başka şeyler üzerine düşünmeye çalıştım. Bu yüzden lise diplomam matematik ve bilişim üzerine oldu. Yoğunlaştırılmış İngilizceyle birlikte aldım eğitimimi. Bu bir sanat eğitimi değildi. Çünkü hem ben hem de ailem bu eğitimin bana daha geniş bir hareket ve meslek alanı sunabileceğini düşünüyorduk. Sonrasında eğer gerçekten oyuncu olmak istiyorsam drama (tiyatro) fakültesine gitmem gerekti. Ama sanırım küçüklüğümden beri vardı bu konu bende. Hatırlıyorum da anaokulunda bir oyunda çobanın annesini oynuyordum. Bu, ülkemizde geleneksel bir baladdır -halk türküsü/hikâyesi-. Henüz altı yaşındaydım ve oyunculukta gerçekten çok iyiydim. Herkes anneme; ‘Erica büyüyünce muhtemelen oyuncu olacak.’ Demişti o gün. Ve evet, görünüşe göre bu benim kaderimmiş. Bunun yanı sıra geçmişte ben politikacı olmak istedim, büyükelçi olmak istedim, doktor olmak istedim, avukat olmak istedim… O kadar çok şey olmak istedim ki. Ve ailem tüm isteklerime daima destek verdi. Oyunculuk hariç. Muhtemelen bu yüzden tiyatro konusunda ilgim oluştu. Ne zaman bu konu açılsa gözlerim parladı. Çünkü ailemin onay vermediği bir meslek olduğundan kendimi kanıtlamam gerektiğini hissettim ve dedim ki: ‘Ben oyuncu olmak istiyorum.’ Ve görünüşe göre kendim için en doğru seçimi yapmışım. Çünkü artık 20 yıl oldu ve bu yolu seçtiğim için hiç pişman olmadım.

Necla Dursun: Karşımızda mesleğini seven biri var diyebilir miyiz?
Erica Moldovan: Kesinlikle. Bu iş beni daha iyi bir insan yaptı. Daha iyi bir insan oldukça daha iyi bir sanatçı olmaya çalıştım. Bunları başardım da. Bu yüzden bence bu meslek aslında kişisel hayatıma da katkı sağlıyor. Böylece daha iyi bir sanatçı olabiliyorum. Yani bu bir döngü gibi aslında. Ve gerçekten şu söze inanıyorum: ‘Eğer sevdiğin işi yaparsan, hayatında bir gün bile çalışmış gibi hissetmezsin.’ Ve ben işimi gerçekten seviyorum. Bu yüzden -ekip de bunu doğrulayabilir- çalışırken ne yemek yerim, ne tuvalete giderim; sadece odaklanırım ve çalışırım. Çünkü bunu bir yük gibi hissetmiyorum, zor bir şeymiş gibi gelmiyor. Keyif alıyorum ve kendimi başka bir şey yaparken hayal bile edemiyorum.
Necla Dursun: İşinizi bu kadar çok seven biri olarak mesleğinizin zorlandığınız yönlerini sorsak size bize neler söylersiniz?
Erica Moldovan: Tiyatro ve sanatçılar evrensel bir dile ve evrensel bir yaşama sahipler. Bu mesleğin dezavantajlarından biri tatilleri planlayamamak ya da önceden plan yapamamak. Çünkü aniden bir proje ortaya çıkabiliyor ya da başka şeyler için sahneye çıkmak gerekebiliyor. Bazen çok hasta olabiliyorsun ya da ailenden biri hasta olabiliyor. Ya da -Allah korusun- o kişi vefat edebiliyor. Ama sen yine de oynamak zorundasın çünkü salon dolu, biletler satılmış oluyor. Kişisel problemlerini bir kenara bırakıp performans sergilemen gerekiyor. Ve biz insanız. Bu çok zor. Ama bunu uzun süre yaptığında, nasıl yapacağını öğreniyorsun. Kendi kişiliğinden çıkıp karaktere geçmek, oynamak ve sonra tekrar kendi sorunlarına geri dönmek zamanla daha mümkün hale gelebiliyor. Bir başka dezavantaj ise günlük programlar. Çünkü biz sadece bir dakikalık bir performans için saatlerce çalışıyoruz. Bazen iki, üç, dört saat çalışıyorsun ve durmak bilmeyen bir tempo içinde oluyorsun. Bazen geceleri de çalışıyoruz. Bu da özel hayatlarımızda bazı sorunlara yol açabiliyor. Çünkü aileniz/eşiniz; ‘Neden gece 01.00’de çalışıyorsun?’ diye sorabiliyor ve cevabı anlayamayabiliyor. Bunlar özel konular olsa da sahnede olmakla çok ilgili. Bu konuda önemli bir nokta daha var ki o da; her sahneye çıktığında başka birine dönüşüyor olman. Karakterin duygularını bedeninle somatize ediyorsun. Yani, evet, benim bedenim normal bir beden ama öfke, depresyon, kızgınlık, üzüntü gibi şeyleri hissetmeye başladığında — çünkü karakterim böyle hissetmek zorunda — bedenin bunu bilmiyor. O tüm bunları gerçek sanabiliyor. Elbette bundan etkileniyor. Bu yüzden bu konuda kendini nasıl koruyacağımı bilmen gerekiyor. Çünkü beynin hayal ile gerçeği ayırt edememesi gibi bir durumu var. Bu yüzden çok inandırıcı bir şekilde oynadığında ve gerçekten acı çektiğine inandığında, vücudun bunu gerçekmiş gibi hissediyor. İşte bu sebeple de bu durumdan etkilenmemeyi öğrenmek gerekiyor.
Necla Dursun: Rol aldığınız oyunların senaryoları hakkında düşüncelerin oluştuğunda; metinde bir şeyleri kaldırmak ya da değiştirmek isteği duyduğunuz oluyor mu?
Erica Moldovan: Sadece gerçekten çok gerekli olduğunda aklımdan geçirebiliyorum bunu. Onun dışında — bir yazar olmadan önce bile — her zaman yazarın eserine saygı duymaya çalıştım. Her zaman şöyle düşünürüm: eğer yazar oraya bir şey koyduysa bir sebebi vardır. Benim yapmam gereken tek şey o sebebi bulmak. Yani yönetmenin ilk ve en önemli görevi metnin içindeki kodları çözmektir. Mesela, diyelim ki metinde ‘mavi’ diyorsa neden mavi? Benim elimde mavi yok diye onu kırmızıya çevirmem. Bunu yapmam çünkü yazarın emeğine saygı duyarım. Yazar olmadan önce böyle düşünürdüm. Şimdi yani yazar olduktan sonra neden böyle düşündüğümü daha iyi anlıyorum. Bunun yanında yazarın oraya koyduğu şeyin bir gereklilik olmasının yanında çok önemli bir şey olduğunu öğrendim. Ama eğer bağlamdan kaynaklanan, politik koşullardan dolayı ya da yönetsel kararlardan dolayı bu değişiklik mutlak surette gerekliyse ve bu yönetsel bir kararsa o zaman yapılması gereken; yazar hayattaysa, onunla iletişime geçip izin istenir. Çünkü bunlar yazarın manevi haklarıdır. Bizim ülkemizde bu böyle. Yani yazarla iletişime geçip; ‘Durum bu. Şunu ve şunu değiştirmeme izniniz var mı?’ diye sormak gerekiyor. Eğer izin verirse o zaman tamam. Ama vermezse o zaman metni değiştirirsin, yani başka bir metin seçersin. Ve biz genelde bunu yapmayız. Ama örneğin Shakespeare, Çehov, Gorki ya da Molière gibi yazarların metinleri söz konusu olduğunda — onlar artık hayatta değiller — metinleri bazen günümüz tarihsel bağlamına uymuyor. İşte o zaman biz buna ‘yeniden kavramsallaştırma’ yaklaşımıyla üzerinde çalışıyoruz. Yani metni alıp ona yeni bir anlam yüklüyoruz. Bunu yaparken ona zarar vermiyor, onu parçalamıyoruz. 21. yüzyıl seyircisine hitap edecek şekilde yeniden yorumluyoruz. Çünkü 21. yüzyılın seyircisi diyelim ki Shakespeare’in dönemindeki bağlamı anlamayabilir. Bu yüzden biz performanslarımızı modernleştirmeye çalışıyoruz bu tür durumlarda.

Necla Dursun: Peki, Romanya’da yerel yazarlara yani yerel oyun yazarlarına şans veriliyor mu, yoksa bilinen ya da klasik yazarlar mı tercih ediliyor?
Erica Moldovan: Ülkemizde hemen her yerde dramaturji yarışmaları düzenleniyor. Yani eğer genç bir yazarsan ya da yeni başlamış biriysen yahut bir tiyatro oyunu yazmak istiyorsan bu yarışmalara katılabiliyorsun. Aday metinler, alanında çok yetkin kişilerden oluşan komiteler tarafından değerlendirilir. Eleştirmenler, üniversite hocaları gibi önemli kişiler bu metinleri okur ve yeni yazarlara şans verirler. Biz buna ‘çağdaş yazın’ diyoruz çünkü bu tür metinlere ihtiyacımız var. Evet, klasiklere de yer veriyoruz çünkü kendine saygı duyan iyi bir tiyatro her türden bir şeyler barındırmalıdır: bir klasik metin, bir trajedi, bir komedi, bir çağdaş metin gibi… Ve evet, yeni yazarlara çok fazla şans veriyoruz. Hatta sürekli olarak iyi ve yeni metinler arıyoruz. Ne yazık ki günümüzde bu tür güçlü metinleri bulmak çok zor. Çünkü birçok insan ‘Ben de bir oyun yazabilirim.’ diye düşünüyor. Ve gerçekten yazıyorlar da. Ama metinlerine baktığınızda hâlâ üzerinde çalışmaları gerektiği görülüyor. Çünkü bazen çok fazla kelime kullanıyorlar ve tiyatroda biz daha çok öz, kısa, net ifadelerle çalışırız. Yani aktöre, senin yazmadığın şeyleri oynama alanı bırakman gerekir. Oyuncu zaten ne yapacağını bilir. Ama birçok kişi ‘Anlasın diye uzun uzun yazmalıyım.’ diye düşünüyor. Unuttukları şey oyuncunun anladığı. Bu yüzden, artık dramaturji üniversitelerde bir uzmanlık alanı hâline geldi ve öğrenciler tiyatro ya da sinema projeleri yazmayı öğrenmek için bu bölümlere geliyorlar. Bence bu çok değerli bir gelişme.
Necla Dursun: Yeni — yerel — yazarlarla çalıştığınızda o senaryoda olmaktan, alışılmışın dışında bir şey yapıyor olmaktan ve yeni bir şeyin parçası olmaktan dolayı ne hissediyorsunuz?
Erica Moldovan: Bu konu benim için önemli olmuyor. Aklıma bile gelmiyor. Bir metin okuyorsam ve o metin iyiyse yazarın tecrübesiyle ilgili bir duygum yok. Tıpkı bir aktörün kaç yıldır sahneye çıktığıyla ilgilenmediğim gibi. Eğer iyiyse tecrübesi önemsizdir benim için. Çünkü bu durum bazen şaşırtıcı olabiliyor. Gerçekten yetenekli olabilen insanlar var ve bu yetenek doğuştan gelebiliyor. Bu durumda diplomaya gerek duyulmuyor. Diploma da önemsizleşiyor tabii. Bir metni elime aldığımda öncelikle içinde yeterince dramatik ya da komik potansiyel olup olmadığına bakarım. Bu potansiyeli kullanabilir miyim ve bu metin oyuncularımı iyi gösterecek mi? Bu metin oyuncuların sahneye taşıdığında onur duyulası olacak mı, buna bakarım. Genellikle yönetmenlere —Türkiye’de bu durum nasıl bilmiyorum — benim ülkemde bir metin verilmez. ‘Bu metni yöneteceksin’ denmez. Yönetmenler kendi metinlerini seçerler. Yani ben hangi metni yönetmek istiyorsam onu seçerim. Hatta menajer gelip de ‘Erika, bu projeyi yöneteceksin’ demez. Bu çok nadir bir durumdur ve geçmişte başıma geldiğinde, belirli bir teması olan projeler yapmak zorunda kaldım. Ve bu benim rahat hissettiğim bir durum değildi. Ama yapmak zorundaydım. Sonra kendi kendime dedim ki; ‘Tamam, bundan çıkarabileceğim en iyi şeyler neler? Onlara odaklan.’ Öyle de yaptım. Çünkü her zaman ve her konuda iyi bir şeyler olmalı.
Necla Dursun: Potansiyelinizi ve enerjinizi açığa çıkardığını düşündüğünüz roller var mı? Etkisinden çıkamadığınız, onunla özdeşleştiğiniz ve hiç unutamadığını bir karakter var mı?
Erica Moldovan: Pek çok karakter var ki çok insani özellikler taşıyor. Çünkü insan çok karmaşık bir varlık. Maalesef insanlar genelde bir kişinin sadece ilk katmanını görürler. Aynı şekilde oyuncular da genellikle sadece o ilk katmana ulaşır. Mesela: ‘Bu kötü adam’. Tamam, sadece kötü oynarım. ‘Bu iyi biri’. O zaman sadece iyi oynarım. Ama aslında birçok katman var. Eğer metin iyiyse, bu demektir ki yazar karmaşık bir karakter yaratmayı başarmıştır. Biraz iyi, biraz kötü, biraz öfke, biraz espri içermeli. Çünkü insanlar böyle. İnsanlar sonsuz bir duygu potansiyeline sahipler ama hayat onları bir yerden diğerine sürükler. Bu yüzden katmanlı karakterleri seviyorum. İçinde keşfedebileceğim çok şey olan karakterleri seviyorum. Şimdiye kadar oynadığım en sevdiğim karakterin Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı oyunundan ‘Blanche DuBois’ olduğunu düşünüyorum. Çünkü Blanche DuBois çok çok karmaşık bir karakterdir. Biraz komikti. Biraz dramatikti ama aynı zamanda çok fazla trajedi de içeriyordu. Hem ikiyüzlü olabiliyordu hem doğal olabiliyordu. Bu da bana bir oyuncu olarak derinlere inme, kendi yeteneklerimi gösterme imkânı veriyordu. Bazı karakterlere ben ‘2D’ yani ‘iki boyutlu’ diyorum. Çünkü yazım gereği çok az şey sunuyorlar. Oyuncu olarak senin yaratman gerekir. Ama bazı karakterler üç boyutludur. Onlara her açıdan bakabilirsin ve hâlâ içinde keşfedilecek muhteşem şeyler bulursun. Evet, elbette her oyuncu dramatik performanslar sergilemeyi sever. Sahnede rolünün içine girip sesini yükseltirsen ve hatta gerçekten ağlarsan bu seyircide bir şey uyandırır. Etkilenirler. Ve sen bunu hissederken kendini de iyi hissedersin. Ama ben hem komediyi hem dramı seviyorum. Yani her tür karakteri seviyorum. Yeter ki sahnede dürüst olabileyim. Bence asıl sır da bu. Çünkü seyircilerin farkındalık eşiği yüksek. Onlar sadece oyuncunun gözlerinin içine bakmak ve orada yaşam belirtisi görmek isterler. Çünkü seyirciler tiyatroya neden gelir? Seni görmek için değil, kendilerini görmek için gelirler. Sahneye baktıklarında, kendilerinden bir şeyler görmek isterler. Ve sen de bunu onlara sunmalısın. Bu da demek oluyor ki insanı oynamalısın, süper kahramanları değil. Çünkü eğer süper kahraman oynarsan kimse sana ulaşamaz. Sadece şöyle derler; ‘Aa çok güzel, çok iyi, tamam, teşekkürler. Ama bu ben değilim. Kendimden hiçbir şey göremedim oyunda.’
Necla Dursun: Türkiye’de tiyatrodaki gündemi takip ediyor musunuz? Türkiye’de bulunduğunuz zamanlarda tiyatro izlemeye gidiyor musunuz?
Erica Moldovan: Türkiye’ye geldiğim zamanlarda performansları izlemek için zamanım olmasını çok istiyorum ama maalesef bunu sadece bir festival kapsamında bir oyunla geldiğimizde ya da buraya yönetmenlik yapmak için geldiğimde yapabiliyorum. Eğer burada izlemiş olduğum bir performans varsa tekrar gelmekten keyif alıyorum çünkü bu benim için çok güzel bir deneyim oluyor. Ne kadarını sözsüz ve beden diliyle anlayabildiğimi görmek hoşuma gidiyor çünkü dili —Türkçe’yi — bilmiyorum. Ama oyuncunun ne oynadığını anlayabiliyorsam bu benim için çok tatmin edici oluyor. Çünkü o zaman fark ediyorum ki ülke ya da dil fark etmeksizin hepimizin ortak, evrensel bir iletişim biçimi, bir anlatma ve anlama yolu var. Ve şimdiye kadar izlediğim Türk performansları için şunu söyleyebilirim ki; Türk oyuncular gerçekten çok ama çok yetenekli. Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama tam bir yetenek kaynağı olduklarını söylemeliyim. Ülkemdeki Rumen oyuncular da çok yeteneklidir tabii ama arada bir fark var; onlarınki biraz daha aristokrat bir yetenek gibi. Ama Türk oyuncularınki daha somut, daha insani, daha dürüst bir yetenek türü. Tabii bu tümüyle benim şahsi görüşürüm. Yani Türkiye’deki tiyatrolar ve oyunculuklar çok doğal, çok gerçek. Kimi oyuncu şarkı söylüyor, kimisi dans ediyor. Yani doğuştan sanatçılar. Hatta bunu bütün Türk halkı için de söyleyebilirim. Çünkü siz gelenekleriniz nedeniyle hayatı daha yoğun yaşıyorsunuz. Bunu sıklıkla dile getiriyorum ben bir defa da burada söyleyeyim; burada nereye gidersen git, Türk müziği dinliyorsun ve Türk yemeği yiyorsun. Türk halkı çok milliyetçi. Ve bu yüzden birbirleriyle hep çok etkileşim halindeler. Bu tür bir etkileşim onları çok insani ve çok canlı kılıyor. Bu yüzden sahneye çıktıklarında da çok doğal oluyorlar.
Necla Dursun: Türk oyuncular hakkındaki düşünceleriniz neler ve beğeninizi kazanan isimleri öğrenebilir miyiz?
Erica Moldovan: Şunu özellikle — sıklıkla dile getirdiğim gibi — söylemem lazım ki; performanslarını izlediğim herkes çok çok yetenekli. Sorunuza cevap olarak Maltepe Tiyatrosu’nun tüm oyuncularını çok beğendiğimi söyleyerek Türk oyuncularla çalışmanın keyif veren yanlarınındın söz etmek isterim. Çünkü kendileriyle çalışmak çok kolay. İletişim kurmak ve bir projede birlikte çalışmak zorlamıyor sizi. Ve ayrıca gerçekten çok sevdiğim bir başka özellikleri var; bu işe hizmet etmeleri gerektiğinin farkındalar. Bu işi kendi çıkarları için kullanmaya çalışmıyorlar. Yani büyük egoları yok. Bencilce davranmıyorlar. Sahnede ‘Bakın bana, buradaki en büyük oyuncu benim!’ demiyorlar. Her zaman ekibin parçası gibi çalışıyorlar. Ve bu projeye inanılmaz büyük ve gerçek bir katkı sağlıyor. Çünkü eğer biri yalnız çalışıp sahnede sadece kendini göstermek istiyorsa ve bu uğurda aslında ekip arkadaşlarını sabote ediyorsa, evet seyirci seni iyi bir oyuncu olarak görebilir ama seyirci senin bütüncül performansı izlemek ister. Sadece sahnedeki hakinde değil. Çünkü oyuncular bir mekanizmanın parçalarıdır ve birlikte çalışmalıdırlar. Ben her zaman şuna inanırım; Bu meslekte önce iyi bir insan olmalısın, sonrasındaysa profesyonel. Teknik olarak çok iyi olabilirsin. Metod oyunculuğu mükemmel bir oyuncu olabilirsin. Ama eğer iyi bir insan değilsen bu işi uzun süre yapamazsın. Ya da bu işi gerçekten meslek için yapmazsın. Bu mesleği kendine hizmet ettirirsin. ‘Ben oyuncuyum çünkü ünlü olmak istiyorum, görünmek istiyorum, hayranlık uyandırmak istiyorum.’ demektesindir bunları yaparak. Fakat benim için tiyatro ve oyunculuk bunun tam tersi. Ben oyunculuk yapıyorum çünkü bu meslek için acı çekiyorum, çünkü sahip olduğum her şeyi — iyiyi ve ihtiyaç duyulanı — bu mesleğe hizmet etmek ve bunu kanımın son damlasına kadar yapmayı benimsiyorum. Tiyatro kutsaldır, çok büyüktür. Eğer sen bu mesleği kendi çıkarına kullanacak kadar kibirliysen bir yerde tiyatro geri döner ve sana bir tekme atar. Çünkü tiyatro senin kullanacağın kadar küçük bir şey değil. Aslında tiyatro seni kullanır. Ve olması gereken de budur.
Necla Dursun: Türkiye’ye ve Türk tiyatrolarıyla bağınız nasıl başladı ve gelişti?
Erica Moldovan: 2023 yılında Malatya Festivali’nde başladı. Romanya’dan ‘Prenumele’ adlı oyunla geldik —İngilizcesi ‘First Name’—. Bir komediydi. Yönetmenimiz Özel Maltepe Tiyatrosundan Kubilay Erdelikara ile arkadaştı ve o bizi bu oyunla Maltepe Uluslararası Tiyatro Festivali’ne davet etti. Festivale katılım nefis bir deneyimdi. Daha sonra ben Kubilay Erdelikara ile bağlantı kurdum. Çünkü ben aynı zamanda çalıştığım kurumun sanat yönetmeniyim. O konuşmada kendisini Romanya’ya bir oyunu yönetmesi için davet ettim. O ve Batuhan Kartal Romanya’ya geldiler. Ben Kubilay Erdelikara’nın yönettiği oyunda oyuncu olarak sahneye çıktım. Oyunun provaları esnasında ona dedim ki; ‘Elimde bir metin var. Okumak isteyebileceğini düşünüyorum.’ Metni Türkçeye çevirttim ve kendisine verdim. Okudu ve çok beğendi. Renkleriyle, trajedisiyle çok etkileyici bir metin olduğunu belirterek bana dedi ki; ‘Türkiye’ye gelip bu oyunu yönetmek ister misin? Gelecek sene yani 2024’te?’ Ben de; ‘Evet, elbette zevkle gelirim.’ dedim. Sonra geldim, 16 gün boyunca çalıştık ve oyunu bu sürede sahneye koyduk. Çok güçlü bir metin, çok güçlü bir performans çıktı ortaya. Oyuncular da gerçekten harikaydı. Ve başarılı bir iş oldu. İnternet sitelerinde 5 üzerinden 5 yani tam puan aldı. Bu performans beğenilince yeni bir teklif aldım; ‘Yeniden gelir misin? Ama bu sefer bir komedi için.’ Ben de; ‘Tabii, elbette.’ dedim. Zaten yazılmış bir komedi oyunum vardı. Metni gönderdim. Beğenildi. Ve işte şu anda o metin sebebiyle Türkiye’deyim. İkinci projem için buradayım. Onlar ne düşünür bilmiyorum ama ben şu sözü verdim kendi kendime; ‘Ne zaman beni çağırırlarsa, her seferinde Türkiye’ye geleceğim.’ Her zaman büyük bir mutlulukla buraya gelirim. Gece geç saatlere kadar çalışmam gerekirse çalışırım. Çünkü burada benim ruhuma uygun bir enerji, bir dinamizm var. Bu da beni çok ama çok mutlu ediyor. Neden mi? Çünkü burada tiyatroya benim baktığım gibi bakıyorlar. Romanya’da bazen bunu göremiyorum. Orada bazen sadece profesyonel olmam gerekiyor. İnsan olmama izin verilmiyor. Çünkü herkes diploma, teknik, metot peşinde. Ama burada öyle bir atmosfer var ki; önce insanız. Duygularla, enerjiyle çalışıyoruz. Sadece profesyonel olmuyorsun burada; robot gibi ‘Hep odaklıyım, bakın ne harika iş çıkarıyorum.’ demiyorsun. Ben buradaki insanlara bakıyorum; başarısız oluyorlar, üzülüyorlar ama sonrasında gülüyorlar, birlikte vakit geçiriyorlar, birbirlerine yardım ediyorlar. Çünkü ben hep derim ki; ‘Bu meslek beyin cerrahisi değil. Kalp ameliyatı da değil. Bu meslek neşeyle, sevgiyle, mutlulukla yapılmalı. Eğer böyle yapmıyorsan, ne anlamı var?’ Tamam, harika bir iş yaptın, eleştirmenler bayıldı, ‘Çok muhteşem!’ dediler. Ama oyuncularını tükettin, onları harcadın. Kendi sağlığını mahvettin. Bu proje uğruna neredeyse öldün. Buradaki insanlar böyle değil. Onlar İşin içinde neşe olması gerektiğinin, sevgi olması gerektiğinin farkındalar. Ve işte tam da o anda yaratım başlıyor. Ben burada bunu buldum. Ve bu çok kıymetli benim için.
Necla Dursun: Türkiye dışında bağlantıda olduğunuz başka ülkeler var mı? Mesela Kosova, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan gibi Balkan ülkeleriyle bağlantınızın var mı?
Erica Moldovan: Hayır, şu ana kadar olmadı. Gürcistan ve Moldova Cumhuriyeti ile bağlantı kurmaya çalışıyorum. Şu an için en güçlü ve en temel ilişkim Türkiye ile. Bununla birlikte ben SITFY adlı uluslararası bir tiyatro organizasyonunun parçasıyım. Yakında Sri Lanka’da bir tiyatro festivaline jüri üyesi olarak katılacağım. Sonrasında, Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde yapılacak olan SITFY festivalinin 10. edisyonu için seçici kurulda yer alacağım. Ayrıca, Mayıs ayında Polonya’daydım, orada da SITFY Uluslararası Tiyatro Festivali’nin 2. edisyonunda jüri üyesi olarak bulundum. Bu organizasyon, tiyatrolar arasında küresel bir etkileşim yaratmak amacıyla Avrupa’da ve başka yerlerde birçok festival ve etkinlik oluşturmaya çalışılmakta. Ve bu bence harika bir fikir. Bu fikrin sahibi aynı zamanda organizasyonun başkanı olan Mazen El Gharabawy’dir. O tiyatro için yaşayan biri ve diyor ki; ‘Tiyatrolar birbirine ulaşmalı ve birleştirmeli. Hepimiz aynı şeyi hissetmeliyiz.’ Bu yüzden her ülkeden uluslararası jüri oluşturmaya çalışıyor: Romanya, Polonya, Gürcistan, Yunanistan, Mısır, Umman gibi farklı ülkelerdeki sanatçıları bir araya getirmeye çabalıyor. Ben de bu düşüncenin bir parçası olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü biz tiyatroyu küresel bir sanat biçimi olarak yorumluyoruz.
Necla Dursun: Mesleki hayatınızın dışında daha önce Balkan ülkelerinden birinde bulundunuz mu?
Erica Moldovan: Hayır, maalesef bulunmadım. Bu gerçekten çok garip aslında ve nasıl kaçırdım bilmiyorum. Ben daha çok Batı Avrupa’ya; İspanya, Belçika, Fransa, Almanya, Avusturya’ gittim. Sanırım sadece uçakla üzerinden geçtim Balkan ülkelerinin. Şimdi doğuya yöneliyorum. Çünkü doğu tarafını da görmem gerektiğini düşünüyorum. Ama Arnavutluk’u ve Sırbistan’ı görmek istiyorum. Çünkü çok güzel gelenekleri ve harika yemekleri olduğunu duydum.
Necla Dursun: Romanya’daki tiyatro seyircisinin genel profili hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle son dönemde dünya genelinde tiyatro izleyicisinin davranışlarına dair bazı eleştiriler öne çıkıyor. Örneğin oyun sırasında konuşulması, yiyecek tüketilmesi, telefonların sessize alınmaması gibi durumlar hem oyuncuların dikkatini dağıtabiliyor hem de sahnedeki atmosferi bozabiliyor. Sizce bu tarz alışkanlıklar seyir kültürünün bir parçası mı, yoksa zamanla aşılabilecek geçici problemler mi? Ve daha saygılı, bilinçli bir seyirci kitlesi oluşturmak adına neler yapılabilir?
Erica Moldovan: Evet, ne yazık ki Romanya’da da oluyor. Burada ne kadar sık yaşanıyor bilmiyorum ama bizde de benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Örneğin:
– Seyirciler, oyuncular kadar yüksek sesle konuşabiliyor,
– Telefonlar çalabiliyor,
– Bazen tiyatroda yiyecek bile tüketiliyor.
Ama yiyecek konusunda çözüm çok basit aslında. Bir paket ya da yiyecek getirdiği görülürse, salonun girişinde buna engel olursunuz ve bu işe yarar. Tabii bazıları çantasına saklayabiliyor yiyeceklerini. Mesela bir kadın öyle yapmıştı. Oyunun ortasında çantasından yiyeceğini çıkarıp yemeye başladı. Oyuncu performansı durdurdu, kadının yanına gitti ve kibarca: ‘Lütfen ya yemeyi bırakın ya da oyunu.’ dedi. Çünkü tüm salonu yemek kokusu sarmıştı. Bu hiç saygılı bir davranış değildi. Romanya’da özellikle ünlü oyuncular böyle durumlarda performansı durdurur ya da oyunun sonunda sahneden seyircilere hitap ederek kendilerini eğitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Çünkü bu bir görgü meselesi. Biz bu konularda sessiz kalmıyoruz. Benim sahneye koyduğum oyunlarda da bazen telefon sesi duyuluyor ve biz duruyoruz. Bazen de doğaçlama olarak sahneye yani oyuna entegre ediyoruz bu durumu Yani; ‘Aman Tanrım, biri seni arıyor galiba!’ gibi bir repliklerle tepkimizi veriyoruz. Böylece seyirciyi utanç içine sürüklemeden mesajımızı veriyoruz. Bu durumlar karşısında sanatçı olarak kendimizi savunmamız gerekiyor. Yoksa sadece izleyicinin hizmet edeni gibi görülürüz. Bu istenecek bir durum değil. Bu durumlarla karşılamamak için bence seyirci de eğitilmeli aslında. Mesela; – Eğer gösteri başladıktan sonra geldiyse bileti olsa bile içeri alınmamalı. Bu seferlik evine dönersin, bir dahaki sefere erken gelmeyi öğrenirsin. Eğer rengârenk şortla ya da mayo benzeri kıyafetle geldiyse, içeri alınmamalı. Görevliler ona ‘Lütfen dışarı çıkın.’ diyebilmeli. Bu esasında bir eğitim süreci olarak tasarlansa da bu gibi uyarılara maruz kalan seyircinin internette eleştirel yorumlar yazdığına şahit oluyoruz; ‘Biletli izleyici olmama rağmen beni dışarı attılar.’ Diyebiliyor izleyici. Buna karşın biz de cevap veriyoruz: ‘Çünkü yaptığı davranış uygun değildi. Tiyatro bir pazar yeri değildir.’ diyoruz. Tabii tarihsel olarak tiyatronun sokakta başladığını unutmamak lazım. Shakespeare oyunları pazarlarda sahneleniyordu. İnsanlar oyun izlerken yer, içer, gülerdi. O zamanlar öyleydi. Sonra 20. Yüzyıla gelindiğinde Stanislavski sayesinde tiyatro yönetmenliği ve tiyatro eğitimi doğdu. Ve o andan itibaren seyircinin de eğitilmesi gerekliliği belirdi. Kimse kimseye; ‘Operaya en şık kıyafetleriyle gitmek zorundasın.’ demiyor ama saygılı ve düzgün giyinmek gerektiğinin altı çiziliyor. Şortla, parmak arası terlikle gelip cips yenmemeli tiyatroda. Bu yüzden bir otorite olmalı. Bu otorite yönetmen olabilir, kurumun müdürü olabilir ya da oyuncular olabilir. Belki performansı durduramazsınız ama oyun sonunda sahneden bu konuda bir şeyler söyleyebilirsiniz. Benim de başıma geldi. Dramatik bir monolog oynarken, seyircilerden biri telefonla konuşmaya başladı; ‘Konuşamam, tiyatrodayım. Sonra ararım seni. Ne yaptın bu gün? diyerek konuştu. Bu sadece benim değil, tüm salonun enerjisini bozdu. Buna benzer olarak geç gelen seyircinin el feneriyle koltuğunu araması. Ararken kapıların açılıp kapanması ve hatta çarpması. Bu oyuncunun renklerini içten içe solduruyor. Ve o buna karşı bir duruş sergilemenin gerektiğini hissediyor. Ben şunu gördüm; her ne zaman bir oyuncu bu konuda sahnede bir duruş sergilese diğer seyirciler alkışlıyor. Çünkü aslında onların da sesi olmuş oluyorsunuz ve maruz kalınan durumla onların da izleme konforu da bozulmuş oluyor. ‘Ben para ödedim, bir şey izlemek istiyorum. Ama sen yediklerinin kokusuyla, telefonunla ya da dedikodunla beni rahatsız ediyorsun.’ diyorlar alkışlarıyla. Bu noktada seyirciyi korumak adına sanatçıların ve kurumların duruş sergilemesi gerçekten çok kıymetli ve gerekli.
Necla Dursun: Unutamadığınız bir sahne anınız var mı bizimle paylaşabileceğiniz?
Erica Moldovan: Ahh evet, bizim meslekte olur unutulmaz anlar ve anılar. Bir değil iki komik anım aklıma geldi şu an. Bunlardan ilkinde amigo kızı oynuyordum, dans ediyordum. Futbol temalı bir oyundu. Ben sahnede daireler çizerek dans ediyordum, arkadaşım da büyük bir bayrak sallıyordu. Dans ederken onun tarafına baktığım bir anda bayrağı fark etmedim. O bayrağı savurunca bayrak hızla başıma çarptı. Beni resmen bayrakla yumrukladı. Yere düştüm. Ne olduğunu anlamadım. Diğer arkadaşım gördü, gülmeye başladı ve beni sahneden çekip çıkardı. Çok komik bir andı; gülüyordum ama canım da acıyordu. Hatta kan bile geldi. Ama performansa devam ettim.
İkinci olay ise çok daha komik. Bir gün sahne öncesinde çok büyük bir baş ağrım vardı. George Feydeau’nun bir komedisinde oynuyordum, üç perdelik bir vodvildi. Oyunun başında; ‘Çok fena başım ağrıyor, lütfen bana bir ağrı kesici getirir misiniz?’ dedim. Ağrı kesiciyi aldım ve ilk perde güzel geçti. İkinci perde de idare ettim. Ama ağrı daha da şiddetlendi. Arada yine ‘Lütfen bir ağrı kesici!’ diye yalvarmaya başladım. Asistanımız geldi ve bana bir hap uzattı. Ben de hızla içtim. Sonra kendimi çok mutlu hissetmeye başladım. Aşırı huzurluydum, neredeyse sevinçten uçuyordum. Sonra bir arkadaşım geldi ve ‘Sen ağrı kesici değil sakinleştirici içmiş olmalısın.’ dedi. Meğer bana ağrı kesici değil yanlışlıkla sakinleştirici vermişler. Ancak bunun kötü olan yanı sıradaki sahnenin yoğun öfke içermesiydi. Ben aldatılan bir kadını oynuyordum. Sinirli olmam gerekiyordu ama ben aşırı huzurluydum. Karşımdaki oyuncu — ki o benim hocamdı, Hollywood yıldızı gibi biri — neden hiç tepki vermediğimi anlayamıyordu. O beni sinirlendirmeye çalışıyordu ama ben sinirlenemiyordum. Huzur içinde bakıyordum. O sahnede eşim ava gidip döndüğünde bana geyik eti getirdiğini söylüyordu ama gerçekte getirdiği konserve etti. Ben de senaryo gereği ‘Bu geyik değil konserve et!’ diyerek tepki göstererek konserveleri ondan tarafa fırlatıyordum. Yani normal akışta olması gereken buydu. Ama bu sefer hedefe çok iyi odaklanmıştım. İlk konservede dirseğine vurdum. İkinciyi attığımda omzuna geldi. Üçüncü konserve için göz göze geldik. O bana bakıyordu, gözleriyle ‘Lütfen atma!’ diye haykırıyordu. Çünkü önce omuz, sonra boyun derken sırada kafa vardı. Ama ben dedim ki; ‘Geliyor!’ Ve fırlattım. Oyundan sonra bana dedi ki: ‘Erica, sana ne oldu?’ Ben de dedim ki; ‘Bilmiyorum ama çok mutluyum!’
Tabii küçük hatalar da oluyor; metni unutuyorsun, arkadaşın seni kurtarıyor. ‘Sanırım şunu demek istiyorsun.’ deyip pas atıyorlar. Sen de hemen; ‘Evet evet, tam da onu diyecektim.’ diyorsun. Telepati gibi. Bir defa da sahne ışıkları tamamen söndü ve o sırada sahnenin diğer tarafında olmam gerekiyordu. Aynı anda arkadaşım da aynı şeyi fark etti ve ikimiz de karanlıkta aynı anda sahnenin karşısına koşmaya başladık. Tabii ki tam ortada çarpıştık.
Işıklar kapalı, biz yanlış yerdeyiz. Mesleğimizin ilginç ve eğlenceli taraflarından biri bu yaşananlar.
Necla Dursun: Covid-19 küresel salgını döneminde Romanya’daki tiyatro ortamı nasıldı? Bu süreçte ülke genelinde tiyatrolar nasıl etkilendi, ne tür önlemler ya da uygulamalar yapıldı? Ve kişisel olarak siz bu dönemi nasıl geçirdiniz, mesleki açıdan sizi nasıl etkiledi?”
Erica Moldovan: Bizim için gerçekten çok zordu. Çok zordu. Tüm oyuncular olarak video oyunculuğuna yöneldik. Yani her gün bir oyuncu bir monolog, bir şiir ya da benzeri bir şey yapıyor, videoya çekiliyor ve tiyatromuzun internet sitesine yükleniyordu. Sonrasında hepimiz aşılandık ve test edildik, sahnede buluşmaya ve canlı yayın yapmaya başladık. Yani evlerindeki izleyicilerimiz için. Biz oyuncular sahnede buluşuyor, performans sergiliyor, bir kamera da canlı yayınla bu gösteriyi evdeki seyircilere aktarıyordu. Seyirciler bilet alıp linke erişerek evlerinin konforunda izleyebiliyordu. Ama bizim için bu iyi bir durum değildi. Çünkü biz genellikle komedi oynuyorduk ve o anda insanların gülmesini bekliyorduk. Oynuyoruz… Ama hiç tepki yok. Bu çok garip bir duyguydu. Adeta kıyamet sonrası bir anı yaşıyormuşsunuz gibiydi. Sahnedesiniz, koltuklara bakıyorsunuz ve hepsi boş. Ama siz sanki doluymuş gibi oynamaya devam ediyorsunuz. Hatta o boş koltuklara bakmamaya çalışıyorsunuz. Biliyorsunuz, biz oyuncular sahnede genellikle ‘dördüncü duvar’ la oynarız — seyirciyi görmezden geliriz—. Ama o anda kimse bizi izlemiyor olsa bile boş koltuklara bakmaktan kaçınıyorduk. Bu bir oyuncu olarak yaşayabileceğiniz en kötü hislerden biriydi. İşte o zaman tiyatroda sık sık söylenen bir sözün ne kadar gerçek olduğunu fark ettim; ‘Yönetmen olmadan tiyatro yapılabilir. Kostüm olmadan da yapılabilir. Dekor olmadan, müzik olmadan, ışık olmadan da tiyatro yapılabilir. Hatta oyuncu olmadan bile tiyatro yapılabilir. Ama seyirci olmadan tiyatro yapılmaz.’ Gerçekten de öyle. Çünkü seyirci yaptığınız şeyin hakemidir. Onun tepkisi olmadan yaptığınız şeyin bir anlamı yoktur. Kimin için yapıyorsunuz ki? Hiç kimse için mi? Seyircisiz tiyatro, tiyatro değildir.
Necla Dursun: Romanya’ya gelecekler için ülkenizi en iyi tanıyabilecekleri şekilde planlanmış 10 günlük ideal bir gezi rotası çizer misiniz bize?
Erica Moldovan: Öncelikle Romanya’da araba ile yolculuk yapmalarını öneririm. Çünkü Romanya’nın coğrafyası çok güzel. Her türlü arazi şekline sahibiz. Dağlarımız var; Karpat Dağları ülkemizin büyük bir kısmından geçer. Tuna Nehri ülkenin güneyinden akar ve sonunda dünyada eşi benzeri olmayan Tuna Deltası’nda son bulur. Burada başka hiçbir yerde bulunmayan hayvan alt türleri var. Karadeniz’e kıyımız var. Çok sayıda tepe, orman ve orman hayvanları mevcut. Yani coğrafi olarak zengin bir ülkeyiz. Transfăgărășan ve Transalpina yolları var, bunlar çok güzel yollar. İnsanlar Alpler’i andıran manzaraları görmek için bu yolları tercih ediyor, çok kıvrımlı ve nefes kesici görüntülere sahipler. Önerim eğer Bükreş’ten balarlarınsa, Bükreş’te 1-2 gün kalmaları çünkü Bükreş çok büyük ve tarihî bir şehir. Gece eğlenceleri, tarih, güzel binalar, müzik her şey var. Sonra Braşov’a gitmeliler. Braşov dağların eteğinde olduğu için Romanya’daki en güzel şehirlerden biri. Bran Kalesi, yani Drakula’nın kalesini mutlaka ziyaret etmeliler. Ayrıca Sibiu’ya gitmelerini öneririm. Sibiu, Avignon Tiyatro Festivali’nden sonra dünyanın en büyük tiyatro festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor. Habsburg etkileriyle dolu çok güzel, küçük bir şehir. Eğer lüks yaşamı görmek isterlerse Cluj Napoca’ya gitmeliler. Çünkü Romanya’nın en pahalı şehirlerinden biri. Sonra Maramureş bölgesine gitmeleri iyi olur. Sighetu Marmatiei ‘da ‘Neşeli Mezarlık’ bulunuyor. Çok renklidir ve üzerindeki anıtlar, mezar taşları vefat eden kişiyle ilgili ilginç, eğlenceli hikâyeler anlatıyor. Ziyaret etmek için çok hoş bir yer. Sonra ülkenin doğusuna doğru ilerleyip benim şehrim Laşi’ye gelmelerini öneririm. Çok güzel bir şehir. Birçok parkı var. Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan Alexandru Ioan Cuza Üniversitesi burada ve çok iyi okullar var. Sonra güneye, güneydoğuya inip Karadeniz kıyısındaki Konstanta’ya varabilirler. Konstanta’dan önce Tuna Deltası’nda durabilirler. Konstanta çok güzel bir şehir, çok sayıda Türk, Makedon, Tatar ve çeşitli topluluklardan insanlar yaşıyor. En son tekrar Bükreş’e dönüp ülkelerine dönebilirler. Bence bu rota çok ilginç ve güzel bir gezi olur.
Necla Dursun: Bu gezi rotası için yemek önerilerinizi öğrenebilir miyiz?
Erica Moldovan: Her bölgenin, her şehrin ünlü yemekleri vardır. Örneğin, Konstanta’da çok fazla Türk yemeği bulabilirsiniz. Bu şaşırtıcı değil mi? Çünkü yemek kültürü olarak sizin yemeklere çok yakınız. Ve büyük bir Türk topluluğu var orada. Konstanta hem balığı hem de Türk yemekleriyle bilinir. Ama mesela Laşi, Moldova bölgesindedir bence tüm Romanya’nın en iyi yemeklerine sahiptir. Çünkü çok çok lezzetlidir her biri. Mesela bizim ‘cıorba’ dediğimiz bir çorba türümüz var. Adı; ‘Rădăuțiana’. Rădăuțiana çorbası, ekşi tadı var, tavuk etiyle çok lezzetlidir. ‘Tocană moldovenească’ var, mısır unu (polenta) ile et üzerine yumurta ve peynirle yapılan bir yemek bu ve çok doyurucu. Ünlü tatlılarımızdan biri ‘Papanași’ dir. Ben Papanași’ye bayılırım. Çok lezzetlidir. Donuta benzer ama tam olarak donut değil, farklı bir türdür, üzerine ekşi krema ve reçel ile yenir. Biz bunu kutlamalarda yeriz. Merkezdeki yemekler ise daha ağırdır, Habsburg etkileri vardır. Yani orada çok sayıda sosis bulunur. Ama en iyi yemek ve gerçekten şiddetle tavsiye ettiğim yer Moldova’dır; Suceava, Bukovina, Suceava, Ceahlău, Laşi gibi tüm Moldova bölgesinde nefis yemekler vardır.
Necla Dursun: Türkiye’de en çok hangi yemeği seviyorsunuz?
Erica Moldovan: Benim Türkiye’de en sevdiğim yiyecek dürüm. Tavuk veya et fark etmez. Tatlılardan da süt tatlısını seviyorum.
Necla Dursun: Romanya’daki içecek kültüründen söz eder misiniz örneğin geleneksel bir içeceğiniz var mı?
Erica Moldovan: ‘Palincă’ ya da ‘Lincă’ veya ‘Țuică’ denilen ve erik gibi meyvelerden yapılan geleneksel bir içeceğimiz var. Bununla birlikte çok fazla çeşit şarap ve bira da üretiyoruz. Ama bence bizim ulusal içeceğimiz ya ‘Vișinată’ — ki bu vişnelerin fermente edilmesiyle yapılır — ya da ‘Țuică’ ve ‘Palincădır’. Ve bunların en iyisini Maramureș bölgesinde, yani ülkemin kuzeyinde, kuzeydoğusundadır.
Necla Dursun: Romanya’ya geldiğimizde kendimize ve yakınlarımıza armağan olarak ne alabiliriz?
Erica Moldovan: Maalesef, sizdeki gibi baklava veya lokum gibi kolayca paketlenip taşınabilecek tatlılarımız yok. Bizim tatlılarımızın en lezzetli hali taze taze yerinde yendiği halidir. Bu yüzden yanınıza tatlı türü almanız zor olabilir. Ama geleneksel olarak Rumen bluzları alabilirsiniz. Çok güzel, çiçek motifli geleneksel kıyafetlerimiz var. Gerçekten çok şık ve anlamlılar. Az önce sözünü ettiğim içeceklerden alabilirsiniz.
Necla Dursun: Romanya’nın geleneksel müziği denince akla hangi müzisyenler veya müzik türleri gelir; bu müziği nasıl tanımlarsınız?
Erica Moldovan: Eğer klasik müzikten bahsediyorsak, bizim ünlü bir bestecimiz vardı: George Enescu. Özellikle Avrupa’da çok tanınır kendisi. Klasik müzik alanında nam salmış biridir. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında yaşadı ve vefat etti. Bu nedenle klasik müzik deyince akla gelen en ünlü bestecimiz odur. Dünyanın dört bir yanında duyabileceğiniz çok ünlü sanatçılarımız da var. Örneğin Inna ya da Alexandra Stan, bunlar da çok popüler isimler. Aslen Moldovalılar ama biz onları ‘sahiplendik’. Bizim müziğimiz çok çeşitlidir. Geleneksel müziğimiz var. Ülkemdeki her bölgenin farklı tarzları vardır ve biz Romanyalılar bu müziği dinlediğimizde; ‘Bu Oltenya müziği, bu Moldova müziği, bu Maramureş müziği’ diyerek ayırt edebiliriz. Çünkü her birinin farklı ritimleri vardır. Kullandığımız enstrümanlar arasında flüt, nai (bir tür pan flüt) gibi pek çok farklı çalgı var. Ayrıca cimbalom isimli, tellere vurularak çalınan çok nadir bir enstrüman da kullanıyoruz. Bu çalgı her ülkede bulunmaz ve çok özel bir ses çıkarır. Biz bu geleneksel müzikleri üretmek için bu enstrümanları kullanıyoruz. Bu müzikler sokaklarda her gün duyduğunuz türden müzikler değil. Radyolarda, restoranlarda veya sokakta duyduğunuz müzikler daha çok modern pop müziklerdir. Bununla beraber son 2-3 yılda ortaya çıkan yeni bir akım var. Bu akımda geleneksel halk müziğini alıp onu elektronik altyapıyla yeniden düzenliyorlar. Böylece eski moda ile modern çağ arasında bir sentez ortaya çıkıyor ve sonuç gerçekten çok güzel oluyor. Romanya’da çok yetenekli ve popüler sanatçılar var. Ayrıca Balkan etkileri taşıyan bir müzik türümüz var;’ Manele müziği’. Türkiye’de de çok bilinen örnekleri olan bir tür. Son zamanlarda çokça duyulan ‘Made in România’ (Romanya yapımı) adlı şarkı da bu türe girmekte. Ben de bu şarkıyı seviyorum. Manele bizim ülkemizde her partide çalınır. Ama eğitim seviyesi yüksek insanlar genellikle ‘Ben manele dinlemem’ der çünkü müzik kalitesi açısından düşük bulunur. Fakat gerçek şu ki; müzikli bir ortamda gecenin sonunda herkes manele dinler. Çünkü bu müzik çok neşelidir, insanı dans etmeye, gülmeye ve başkalarıyla bağ kurmaya teşvik eder. Ayrıca bizde trance, pop, rock ve her türlü müzik türü de var. Romanya’da geleneksel müziğe ‘muzica populară românească’ ya da ‘folclor’ diyoruz. Folclor, çok kurumsallaşmamış, halktan toplanan müzik türüdür. Yani köylere gidip bir nineyi bulursunuz, o da size büyükannesinden öğrendiği bir baladı söyler, siz de bunu kaydedersiniz. Folklor müziği içinde ‘balad (balada) ve doina’ gibi şarkılar vardır. Doina, çok yumuşak ama aynı zamanda duygulu, hüzünlü bir şarkı türüdür. Dinleyince ağlamak istersiniz. Balada ise daha ritmik, hareketli bir şarkıdır. Ama genel olarak biz buna folklorik müzik ya da Romen halk müziği (populară românească) diyoruz
Necla Dursun: Ülkenizde en sevdiği geleneksel kutlama günü veya zamanı hangisi?
Erica Moldovan: En popüler olanlar Noel ve Paskalya’dır. Özellikle Paskalya önemlidir. Onu her ilkbaharda kutlarız. Paskalya’da tüm kadınlar ve herkes özel yemekler yapar, kuzu eti pişirilir, yumurtalar kırmızıya boyanır ve ‘cozonac’ yapılır. Bu Romanya’nın ‘panettone’ si gibi bir tatlıdır. Her evde yapılır ve her yere kokusu yayılır. İsa’nın diriliş gecesinde — çünkü bizim tarihimizde İsa acı çekti, öldü ve üç gün sonra dirildi, hayata geri döndü — herkes gece yarısı kiliseye gider. Saat 00:00’da tüm rahipler şarkı söylemeye başlar. Herkes mum yakar ve birbirine ışık verir. Bu ışıkla eve gidersin, ışığı korumaya çalışırsın. Eve varınca kapıyı her zaman önce evin erkeği açar, ışığı eve getirmek için. O mumla masaya oturulur ve hep birlikte yemeğimizi yeriz. Çünkü o zamana kadar oruç tutarız. Oruçta et ya da hayvansal ürünler yenmez, daha çok sebze ağırlıklı beslenilir. Paskalya orucun aydır. Bir ay sürer. Ramazan gibidir bir bakıma. Bir ay oruç tutulur ve sonra kutlama başlar. O geceyi takip eden üç gün devam eder. Bence Paskalya en popüler kutlamalardan biridir Romanya’da. Ama milli bayramımız 1 Aralık’tır. Fransa için 14 Temmuz neyse, Amerika için 4 Temmuz neyse, bizim milli bayramımız da 1 Aralık’tır. O gün kimse çalışmaz, okullar tatil olur. Herkes dışarı çıkar. Hava soğuk olsa da marşlar söyler, dans ederiz, her yerde bayraklar olur. Çok popüler bir bayramdır.
Necla Dursun: Ülkenize döndüğünüzde İstanbul’da ya da Türkiye’de en çok özlediğiniz şey ne oluyor?
Erica Moldovan: İnsanları çok özlüyorum. Tanıştığım insanları özlüyorum çünkü onları çok sevdim. Gerçekten İstanbul’u çok seviyorum çünkü benim için bir şehirde sevdiğim her şey İstanbul’da var. Huzurlu yerler de bulabiliyorum, çok canlı, kalabalık, gürültülü, kültürlerin karıştığı büyük yerler de bulabiliyorum. Işıklarını seviyorum İstanbul’un ve o ışıklar özlüyorum. Gecesi de çok farklı İstanbul’un gündüzü de çok farklı. Yani iki tane İstanbul var. Biri gündüz görebildiğin çok güzel İstanbul, diğeri ise gece İstanbul’u… Ki gece İstanbul tam bir Noel ağacı gibi bence. Çok ışıklı, ışık süslemeleri olan bir yer burası. Her yerde ışık, ışık, ışık… Daima, gece boyunca. Ve İstanbul’daki denizi seviyorum ve özlüyorum. Ben Constanța’da doğdum, Constanța’da. Yani denizin yanında doğdum. Hayatımın büyük bölümünü deniz kenarında geçirdim. O yüzden densiz sevgim ve özlemim oluşabiliyor.
Necla Dursun: Sizce İstanbul’un simgesi nedir?
Erica Moldovan: Galata Kulesi, Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya’dır. Ama etkileyici görüntüsü nedeniyle Galata Kulesi beni her zaman daha fazla etkiliyor. Onu her ziyaret edişimde ya da etrafındaki sokaklarda gördüğümde her seferinde daha da büyüyor sanki. Bence nefes kesici. Hatta ne ilginçtir ki dün arkadaşlarımla sohbet ederken bu konudan bahsettik. İstanbul’un sembollerinin neler olduğundan konuştuk. Benim sembol seçimlerim; limon, hilal, bayrak ve kediler. Çünkü her yerde bolca limon kullanıyorsunuz. Her yerde kedi ve bayrak görüyorsunuz. Bayrakları asma şeklinizi çok seviyorum. Çünkü her zaman ağır çekimdeymiş gibi dalgalanıyorlar. Ve eğer yavaş, hüzünlü bir müzik açarsan, sadece bir bayrağa bakmak bile Türk dizisi izliyormuşsun gibi hissettiriyor.
Necla Dursun: Romanya’da evlerde ülkenizin bayrağını camlarına veya balkonlarına asıyorlar mı?
Erica Moldovan: Çok değil. Fakat sizdeki bu durum çok güzel. Buna sahip olmanız da. Bu yüzden Türkiye’deki arkadaşlarıma şunu söylüyordum: siz gerçekten çok ama çok millî bir milletsiniz. Nereye gidersen git Türk müziği duyuyorsun. Bizde bu böyle değil. Siz Türk yemeği yiyorsunuz. Biz ise genelde dünyanın her yerinden kültürlerden doğaçlama bir şekilde oluşmuş yemekler yiyoruz. Biz küresel müzik dinliyoruz, modern, başka ülkelerden gelen müzikleri dinliyoruz. Geleneklerimizi sizin koruduğunuz şekilde korumuyoruz. Ve bayraklarınız… Nereye dönseniz büyük ya da küçük bir bayrak görüyorsunuz. Her yerde bayraklar var, binalarda var bir nevi tapu gibi. İnsanlar bu geleneği koruyor ve yaşatıyor. Bence bu çok güzel bir şey. Aynı zamanda modernsiniz de. Yani bu, şu anlama geliyor: Bunu yapmak, sınırlarını kapattığın ya da dışarıdan gelen şeyleri reddettiğin anlamına gelmiyor. Hayır, hem çok milliyetçi olup hem de dış etkileri kabul edebilirsin. Bu bir problem değil ama çok romantik bir şey. Bayraklarınızın her yerde görünme şekli gerçekten çok romantik.
Necla Dursun: Samimi yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz. İlave etmek istediğini bir konu varsa duymak isteriz.
Erica Moldovan: Nezaketiniz ve beni böyle sıcak bir şekilde karşıladığın için teşekkür etmek istiyorum. Ve şunu söylemek istiyorum ki; birçok ortak yönümüz olmakla birlikte kelimemiz de ortak. Bu beni her seferinde şaşırtıyor. Mesela bir gün ‘pabuç’u keşfettik. Siz de ‘pabuç’ diyorsunuz. Aynı şekilde ve aynı anlamda. Evet, bu normal çünkü çok ortak bir tarihimiz var. Yani söylemek istediğim şey şu: Burada, ben şunu fark etmeyi başardım ki, biz çok ama çok benziyoruz. Gerçekten çok benziyoruz Benzer geleneklerimiz var. Türk kahvesi ya da çay içmeyi severiz. Şimdi evet, espresso da seviyoruz ama benim çocukluğumda her zaman kahve ya da çay içilirdi. Kahve falına da bakılırdı kahve fincanları boşaldığında. Burada da var fal bakımı. Örneğin sizin yaşlı kadınlarınız bizim yaşlı kadınlarımıza çok benziyor.
Gelenekleri koruyorlar. Her zaman evde yemek yapıyorlar. Kış için yiyecek hazırlayıp saklıyorlar. Tıpkı bizim gibi. Yani yaşam tarzlarımız gerçekten çok ama çok benziyor.
Biz de artık modernleşmeye başladık. Bu yüzden belki 10, 20, 30 yıl içinde bazı geleneklerimizi kaybedeceğiz çünkü sizinki gibi koruyamıyoruz. Ama buraya geldiğimde, bana büyükannemin ve annemin öğrettiği temel değerleri ve gelenekleri hatırlattı. Çünkü 38 yaşındayım ve temel değerlerin ve geleneklerin hâlâ korunduğu dönemde yaşadım. Ve buraya geldiğimde, gerçekten çok benzer olduğumuzu görüyorum. Her seferinde ne kadar benzer olduğumuza hayret ediyoruz. Örneğin bu ikinci gelişimde bana ‘Hoş geldin evine’ dediler. Ve gerçekten de öyle hissediyorum, burası benim ikinci evim gibi. İstanbul’a ve Türkiye’ye kendimi her zaman çok bağlı hissediyorum. Aslında ilk yurtdışı seyahatim de buraya olmuştu. Küçüktüm, 12 yaşındaydım. Ülkeden ilk çıkışımdı ve ailemle birlikte Antalya’ya gelmiştik. Yani gördüğüm ilk ülke Türkiye’ydi. Ve şimdi her geldiğimde kendimi evimde gibi hissediyorum. Neredeyse İstanbul’u ezberledim. Özellikle belli yerleri; Çukurcuma, Süleymaniye, Bostancı, Maltepe bildiğim yerler. Kaybolsam örneğin bu kayboluş fazla uzun sürmez. Geri dönebilirim. Size tekrar teşekkür ederken bir defa daha söyleme istiyorum ki; Türklerle bizler çok benziyoruz. Başka annelerden kardeşler gibi. Misafirperver ve sıcak karşılamanız için tekrar teşekkür ederim.










