Yunanistan Gezi

0

Ege’nin Masalsı Amfitiyatrosu Kavala

Ege’nin uçsuz bucaksız maviliğine dik bir yamaçtan bakan, her sokağı buram buram tarih kokan ve adeta büyüleyici bir amfitiyatro gibi inşa edilmiş masalsı bir liman kenti Kavala…

Tarihin görkemli ve köklü izleri ile bir Akdeniz kasabasının o neşeli, kıpır kıpır ruhunun harmanlandığı, Balkanlar’daki en favori duraklardan biri.

Mavi ile yeşilin, asırlık taş binalarla begonvillerin harmanlandığı Kavala ‘nın her köşesini hissederek ve adımlayarak keşfetmek için 1 günlük Kavala rotamızı paylaşıyoruz.

Öncelikle eğer araba ile seyahat edecekseniz park konusunda gözünüzü dört açmanız gerektiğini belirtmek isteriz. Çünkü burada kurallar sanıldığından çok daha katı; yanlış bir yere park ettiğiniz an plakanız sökülüyor ve kendinizi yorucu bir bürokrasisinin içinde bulabiliyorsunuz. Bu tatsız sürprizle karşılaşmamak için en pratik çözüm; limanın yanı başında, şehrin tam kalbinde yer alan ve her yere yürüme mesafesindeki büyük otoparkı kullanmak.

Aracınızı park ettikten sonra Kavala’yı keşfetmeye, eski şehrin kalbi ve ruhu olan, o meşhur Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla göz alan Panagia (Eski Şehir) Bölgesi’nden başlamak neredeyse yazısız bir kural. Kıvrıla kıvrıla yukarı doğru tırmanırken asırlık yaşanmışlıkların kokusunu her nefeste içinize çekiyorsunuzYukarı doğru uzanan bu keyifli tırmanışta karşımıza çıkan ilk durak; çok kültürlü yapısıyla büyüleyen Aziz Nikolas Kilisesi, namıdiğer İbrahim Paşa Camii oluyor. Bu heybetli yapı, 1530-1538 yılları arasında, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı ve eniştesi Pargalı İbrahim Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Yapıldığı dönemde Kavala’nın en büyük en ihtişamlı camisi olmasının ötesinde; etrafını saran medrese, mektep, imaret, han ve hamamla devasa bir Osmanlı külliyesinin can damarıydı. Ne yazık ki bugün bu büyük külliyeden geriye sadece cami ve çifte hamam ulaşabilmiş durumda. Zamanın çarkları döndükçe yapının kaderi değişerek 1926-1927 yıllarında denizcilerin koruyucusu olarak kabul edilen azizi Agios Nikolaos’a (Aziz Nikolas) ithaf edilerek bir kiliseye dönüştürülmüş. 

Yapının geçirdiği en radikal ve çarpıcı mimari dönüşüm şüphesiz minaresinde yaşandı. Caminin o göğe uzanan heybetli minaresi taş kaidesine kadar kısaltıldı ve geçmişin üzerine ince bir ahşap ve taş işçiliğiyle bir çan kulesi konumlandırıldı. Yapının ruhundaki bu çift kimlikli dokunuş iç mekanda da kendini gösterdi. Cemaate yön veren geleneksel mihrap yerinden kaldırılsa da mimari bir saygıyla mihrabın o tarihi nişi orijinal haliyle olduğu gibi bırakıldı.

Bugün Aziz Nikolas Kilisesi adıyla cemaatini ağırlayan aktif bir Ortodoks ibadethanesi olan bu yapıyı asıl benzersiz ve özel kılan şey sıra dışı siluetidir. Dışarıdan ilk bakıldığında bir caminin klasik kubbe yapısını ve karakteristik pencereleri görülürken yapının tepesinde yükselen bir çan kulesi görülür. Doğu ve Batı’nın, İslam ve Hristiyanlık mimarisinin bu denli iç içe geçtiği bir örnektir görülen.

Kilisenin hemen dış cephesinde görkemli ve göz alıcı bir mozaik anıt bulunmaktadır. Bu sanat eseri; Hristiyanlığı Avrupa topraklarına yayan ve dinin kaderini değiştiren Havari Pavlus’un, Avrupa kıtasına ilk ayak bastığı yerin Neapolis (yani antik Kavala) olduğuna inanılması anısına yapılmıştır. Eski şehir ile modern merkezin tam kesişim noktasında duran bu yapıyı mutlaka seyahat listenize eklemelisiniz. Çünkü; bölgenin zengin kültürel yapısına ev sahipliği yapan Balkanlar’ın o her kültürden beslenen, büyüleyici ve ortak ruhunu tüm derinliğiyle hissetmek için bir fırsat.

Kilisenin hemen birkaç adım ötesine geçtiğinizde sizi Kavala’nın asıl ikonik sembolü, adeta şehrin gerdanlığı olan o meşhur su kemerleri selamlar. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550 yılında inşa ettirilen bu muazzam su kemeri yüzyıllar boyu şehre hayat taşımış. Zamanla yorulan ve yıpranarak 19. yüzyıla gelindiğinde şehrin su ihtiyacını kesintisiz karşılayabilmek adına Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından kapsamlı bir restorasyondan geçirilerek yeniden ayağa kaldırılmışTam 60 devasa kemerden oluşan ve gökyüzüne doğru 52 metre boyunca yükselen bu anıtsal mühendislik harikası şehre adım atan herkesi kendine hayran bırakacak bir ihtişama sahip.

Su kemerlerinin yanına gittiğinizde tarihin zamana direnen kapısını aralayarak Panagia’ya (Eski Şehir) resmen giriş yapıyorsunuz. Kavala; dik ve kıvrımlı yokuşlarını tırmanırken nefesiniz kesilse bile her köşe başında karşınıza çıkan büyüleyiciliğiyle sizi anında tazeleyen, maviye açılan pencereleriyle ruhunuzu dinlendiren bir şehir. Biz bu şehri keşfederken taktiksel bir rota çizdik: önce tek bir güçlü hamleyle en tepeye çıkacak, ardından rüzgarı arkamıza alıp sindire sindire, gezip dinlenerek aşağıya doğru indik.

Şehrin en yüksek noktasında bir taç gibi yükselen Bizans ve Osmanlı mirası kale yorucu tırmanışın tüm yorgunluğunu tek bir saniyede unutturacak kadar görkemli bir panoramik manzara sunuyor size. Kalenin burçlarına çıktığınızda hareketli liman ve Ege Denizi’nin uçsuz bucaksız göz alıcı maviliği adeta ayaklarınızın altına seriliyor. Fotoğraf tutkunları için burası tam anlamıyla bir yeryüzü cenneti.

Bu heybetli yapının geçmişi de en az manzarası kadar etkileyici: Türkler şehri ilk fethettiğinde, mevcut Bizans kalesi 1391 yılında tamamen tahrip edilmiş durumdaymış. 1425 yılına gelindiğinde ise Osmanlılar tarafından adeta küllerinden yeniden inşa edilmiş. Bugün hayranlıkla izlediğimiz ve fotoğrafladığımız o güçlü surlar ile heybetli doku çoğunlukla işte bu köklü imar hareketinin günümüze ulaşan nişanesi.

Panagia sokaklarında  hemen kendisini fark ettiren çok zarif bir yapı var: Halil Bey Camii. Bu cami 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş görece genç bir Osmanlı yapısı olsa da aslında alt katmanlarında çok daha köklü bir sır saklıyor. Yapı, tam 16. yüzyıldan kalma. Erken Hristiyanlık dönemine ait antik bir bazilikanın temelleri üzerine yükseliyor.

Onu muadillerinden ayıran ve hikayesini daha da romantikleştiren süreç ise mübadele sonrasında başlıyor: 1930-1940 yılları arasında Kavala Belediye Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapıyor. İşte bu yüzden yerel halk arasında hâlâ “Müzik Camii” veya “Eski Müzik Okulu” olarak da anılıyor. Bugün içeriye adım attığınızda, yapının zeminine yerleştirilen özel cam kaplı bölümlerden altındaki o antik bazilika kalıntılarını canlı canlı inceleyebiliyorsunuz. Halil Bey Camii; altından antik kilise duvarları geçen, kubbesinde ise bir dönem orkestra tınılarının yankılandığı Balkanlar’ın zenginliklerinden biri.

Caminin minaresi ise adeta Balkanlar’ın o fırtınalı ve devingen tarihinin bir özeti. İlk olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yani 1530’larda göğe doğru yükselen bu minare yüzyıllar boyu şehri selamladıktan sonra 1912 yılındaki o zorlu Balkan Savaşları sırasında büyük bir kırılma yaşamış

Savaşın kaosu içinde minarenin üst kısmını süsleyen külahı yıkılarak dönemin siyasi/kültürel rüzgarlarıyla üzerine sembolik bir haç yerleştirildi. Zamanın çarkları dönmeye devam ederken, 1950’li yıllara gelindiğinde ise minarenin gövdesi yerel yönetim tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. İşte bu yüzden bugün caminin yanına gittiğinizde o göğe uzanan görkemli minareden geriye tüm bu yaşanmışlıkları bağrında saklayan hüzünlü bir taş kaideden başka bir şey göremiyorsunuz. 

Eski şehrin sokaklarında ilerlerken heybeti ve zarafetiyle sizi büyüleyecek asıl başyapıta ulaşıyoruz. Kavala’da doğup ardından Mısır Valisi (Hükümdarı) olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından 1817 yılında inşa ettirilen muazzam İmarethane… Osmanlı-İslam mimarisinin Balkanlar’daki en nadide, en aristokratik örneklerinden biri. Paşa’nın doğduğu şehre bir vefa borcu olarak yükselen bu yapı; tütün ticaretinin altın çağında meşhur tütün tüccarı Misirians tarafından aslına sadık kalınarak restore edilmiş. İki medrese, iki mescit, bir imaret (aşevi), bir mektep, özel çalışma alanları ve yurtlardan oluşan devasa bir ilim ve sosyal yaşam merkezi olarak tasarlanmış imarethane.

1902 yılına kadar dini bir eğitim kurumu, 1923 yılına kadar ise aktif bir vakıf olarak hizmet vermiş. Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinin ardından uzun yıllar sessizliğe gömülmüş. Ancak bu derin sessizlik yapının asaletine gölge düşürememiş. Geçtiğimiz yıllarda vizyoner bir dokunuşla kapılarını açan İmaret, günümüzde geçmişin ruhunu modern lüksle harmanlayan dünyaca ünlü bir otel olarak hizmet veriyor. Tam 18 görkemli kubbesiyle 1817’den beri Kavala siluetini süsleyen bu zamansız yapı zamanının rafine estetik anlayışını günümüze taşımaya devam ediyor.

Eski şehrin (Old Town) en uç noktasına adeta Ege Denizi’ne meydan okuyan o görkemli ve rüzgarlı meydana ulaştığınızda Kavala’nın kaderini değiştiren liderin mirası sizi karşılıyor. İlginç ve bir o kadar da tezat bir tarihsel anekdot paylaşmak gerekirse; Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı baş kaldırdığı ve bağımsız bir hat çizdiği için Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı oldukça seviyor ve ona derin bir saygı duyuyorlar. Hatta buradaki tabelalarda ve yerel anlatılarda adı özgün biçimiyle “Muhammed Ali Paşa” olarak geçiyor.

Meydanda tüm ihtişamıyla yükselen paşanın evi ise geleneksel 18. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisinin Balkanlar’daki en seçkin örneklerinden biri. 1780-1790 yılları arasında inşa edilen bu iki katlı konak günümüzde geçmişin izlerini sergileyen büyüleyici bir müze olarak kapılarını ziyaretçilerine açıyor.

Dönemin elit yaşam tarzını yansıtan ve klasik mimari geleneğe uygun olarak haremlik ve selamlık olmak üzere iki ana bölümden oluşan konak yapıldığı çağda Kavala’nın sadece en büyük yapısı olmakla birlikte tüm şehirde içinde kesintisiz akan sıcak ve soğuk suya sahip tek malikanesi olma unvanını taşıyordu. Gücü, konforu ve Osmanlı estetiğini tek bir çatı altında toplayan bu konak Panagia yarımadasının en özel duraklarından biri.

Konağın hemen önünü süsleyen geniş meydanın tam merkezinde ünlü Yunan heykeltıraş Dimitrios Filippotis tarafından 1934 yılına ait bronz anıt yükseliyor. Bu heybetli atlı heykel, paşayı alışılagelmişin aksine kılıcını kınına sokarken tasvir ediyor. Sanatçı bu dahice detayla Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın savaş meydanlarındaki askeri dehasının yanı sıra onun barışçıl, uzlaşmacı ve diplomatik yönünün de altını çizmeyi hedeflemiş. Savaşın bittiği, diplomasi ve sükunetin başladığı o anı donduran bu anıtın yüzü ve yönü ise tam karşısında duran evine doğrudur. Bu bilinçli yerleşimle paşanın “yuvaya dönüş” ü tasvir edilmekte. 

Gelelim seyahatimizin en iştah kabartan, en keyifli kısmına, yani Kavala’nın lezzet haritasına. Kavala mutfağı; bereketli dağların ve cömert Ege Denizi’nin sunduğu harika nimetlerin Akdeniz ve geleneksel Balkan dokunuşlarıyla tabağa yansıması gibi.

Kusursuz taze deniz ürünlerinin ve mevsim balıklarının tadını çıkarmak için rotanızı sahil şeridi boyunca uzanan şık restoranlara ya da eski şehrin o begonvilli, kuytu sokaklarındaki otantik tavernalara çevirebilirsiniz. Masaya adım attığınız an; kömür ateşinin kokusunu taşıyan lokum gibi bir ızgara ahtapot, altın sarısı çıtır kalamar, sıcaklığıyla iştah kabartan karides saganaki ve tabii ki günlük tutulmuş taze deniz balıkları, efsanevi Yunan mezeleriyle birlikte masanızın başköşesinde yerini almalı.

   

Ve elbette Kavala demek tüm dünyada şehrin adıyla özdeşleşmiş o efsanevi lezzet demek. Bol kavrulmuş bademli, un gibi ağızda dağılan ve üzeri adeta karlar kraliçesi gibi pudra şekeriyle kaplı bu meşhur kurabiyeyi yerinde denemek tam bir ritüel. Panagia sokaklarındaki tarihi fırınların önünden geçerken yükselen o buram buram, mis gibi halis tereyağı kokusuna karşı koyabilmek gerçekten imkansız. Ağızda bir bulut gibi dağılan bu eşsiz lezzet özellikle közde pişmiş okkalı bir kahvenin yanına o kadar çok yakışıyor ki… Kendinizi bu şölenden mahrum bırakmamalı, dönerken de sevdiklerinize kutu kutu hediye almalısınız.

       

Kavala’dan ayrılma vakti geldiğinde şehrin ruhunu da valizinize bir nebze olsun transfer edebileceğiniz Kavala hatıraları ise şunlar:

  • Orijinal Kavala Kurabiyesi: Şık ve nostaljik tasarımlı kutularda satılan, fırından yeni çıkmış taptaze kurabiyeler.

  • Sıvı Altın: Bölgenin asırlık ve verimli topraklarından elde edilen, yüksek aromalı, soğuk sıkım sızma zeytinyağları.

  • Özgün Sanat Eserleri: Eski şehrin Arnavut kaldırımlı sokaklarındaki küçük butiklerden ve sanatsal duraklardan seçebileceğiniz, Kavala’nın meşhur su kemerini ya da heybetli kalesini tasvir eden el emeği, seramik magnetler ve minyatürler.

Kavala… Her yokuşunda ruhumuzu ayrı dinlendiren, pencereleri maviye açılan masal şehir. Tadın damağımızda, kokun hafızamızda kaldı. Bekle bizi, en kısa zamanda sana tekrar geleceğiz.

Kavala videosu için tıklayınız:

 

Bizden Haberdar Olun!

Benzer Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
You need to agree with the terms to proceed