Havlunuzun üzerine uzanmış, güneşin ve dalgaların rehavetine kapılmışken kumsalın bir ucundan bir ses duyulur: ‘Taze süt mısır, kaynar mısır!’
Yaz mevsiminin kolektif hafızasında bazı değişmeyen sahneler vardır. Kızgın kumların sıcaklığı, cilde yapışan tuz taneleri, uzaktan gelen neşeli çocuk sesleri ve aniden tüm plajı saran bir tanıdık koku gibi…
Deniz kenarında geçirilen uzun bir günün ortasında, seyyar satıcının kazanından yükselen buharın kokusu burnunuza geldiğinde hangi yaşta olursanız olun kayıtsız kalmak neredeyse imkânsızdır. Plajda haşlama mısır yemek, sıradan bir atıştırmalıktan çok daha fazlasıdır. Belki de deniz tatilinin en nostaljik ritüellerinden biridir.
Tekerlekli arabada ya da omuzda taşınan emektar kazanın kapağı açıldığında etrafa yayılan sıcak buhar denizin iyotuna karışır. Kazan içindeki mısır koçanları yeşil yapraklarına sarılarak size uzatılmasından önce bir heyecan vardır ki o da; kazanın içinden en dolgun, en yumuşak koçanın seçilmesi…
Plajda mısır yemeden önce en fazla cevaplanan soru: ‘Tuz olsun mu?’ dur ve cevap neredeyse her zaman ‘evet’ tir. Hatta o tuzluktan mısırın üzerine dökülen iri taneli tuzun bir kısmı sıcak mısıra değer değmez erirken, bir kısmı da parmaklarınıza yapışır. Ne çatal vardır ne tabak; sadece koçanın iki ucundan tutup sırayla dişlemek gerekir. Ağzınıza yayılan tatlı, sütlü aroma ile tuzun zıt dengesi en kusursuz uyumlardan biri değil midir?
Evde düdüklü tencerede yapılan ya da sokakta bir kağıt içinde yenen haşlama mısır lezzetlidir elbette ancak hiçbirisi kumsalda yenenin yerini tutmaz. Çünkü plajda yenen mısır; yorucu bir yüzme seansının ardından gelen tatlı yorgunluğun, güneş kremi kokusunun ve çocukluk yazlarının tadını taşır. Günün sonunda, batan güneş kumsalı altın renge boyarken parmaklarınızda kalan tuz ve damağınızdaki sütlü tat, yaz mevsiminin neden bu kadar çok sevildiğini bir kez daha hatırlatır.









