Akşamüstü rüzgar denizden hafifçe eserken kumların üzerinde yürüyordum. Adımlarım tam da kıyı şeridinin tenhalaştığı saatlerde gözüme çarpan bir şeyle yavaşladım. Kumun içine sıkıca saplanmış, kumaşı birbirine sarılıp bağlanmış kapalı bir güneş şemsiyesi ve hemen yanı başında şezlong niyetine iki katlanır sandalye kapalı halde ona yaslanmıştı. Öylece bırakılmışlardı. Sahibi onları kullanıma kapatmış ve arkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Belli ki hemen arkadaki sokaklardan birindeki bir yazlık evin eşyalarıydı bunlar. Sahibi ya akşam serinliği çökünce birkaç saatliğine evine çay saatine çekilmişti ya da yarın sabahın ilk ışıklarında elinde kitabıyla gelecekti.
Üstelik yalnız da değillerdi. İleride birkaç metre arayla dizilmiş benzer sandalyeler, şemsiyeler vardı. Kimse kimsenin alanına tecavüz etmemiş, herkes birbiriyle makul bir mesafe bırakmıştı. Kilit yoktu, bekçi yoktu, başlarında duran bir nöbetçi yoktu.

Şehir hayatının yüksek duvarları, şifreli kapıları ve her adımda teyakkuzda olmayı öğütleyen güvensizliği arasında unuttuğumuz güven duygusu kumsalda öylece parıldıyordu.
Bir eşyayı nasıl olsa kimse dokunmaz rahatlığıyla kamuya açık bir alanda bırakmak, bulunduğu yerine insan ilişkilerini temize çıkaran bin durum. İnsanların birbirinin malına ve sınırına saygı duyduğu, kimsenin başkasının gölgesine göz dikmediği, herkesin aynı denizin karşısında görünmez bir sözleşmeyle bağlandığı bir dünya minyatürüydü gördüğüm.

Not: Burası neresi diye merak eden olursa; Dedeağaç Dikela Köyü. (Aleksandrupoli -Dikela)









